Türk kültür ve Medeniyet Tarihi Ders Notları

Türk kültür ve Medeniyet Tarihi Ders Notları
Değerli takipçilerimiz şimdi sizlere Türk kültür ve Medeniyet Tarihi Ders Notlarını sunacağız. Türk kültür ve Medeniyet Tarihi kısa ve Özet  şeklinde olan bu Ders Notları yazılı sorularından yüksek not almanıza yarayan bilgiler içermektedir. Tarih Öğretmeni arkadaşlarımız ise yazılı sorusu hazırlama aşamasında hiç zorlanmayacaklar ve özet bilgiler sayesinde önemli bilgileri öğrencilere soracaklar ve yazılı soruları kazanımlara uygun olacaktır. Bildiğiniz gibi Türk kültür ve Medeniyet Tarihi Dersi 7 üniteden oluşmaktadır.

SPONSOR REKLAMLAR

1-Ünite : Türklerde Devlet Teşkilatı
İlk Türk devletlerinde devlete il (el) denilmiş ve devlet dört unsurdan oluşmuştur. Bunlar: Bağımsızlık (oksızlık), ülke, halk (kün) ve teşkilat şeklinde sıralanmıştır. Yönetimde hâkimiyetin kaynağı kut anlayışı etrafında şekillenmiş, bu anlayışa göre kağan devleti yönetme yetkisini Tanrı’dan almıştır. Türklerde ilk devlet teşkilatını Asya Hun Hükümdarı Mete Han kurmuştur.

İlk Türklerde devlet ikili teşkilata göre yönetilirdi. Asıl hükümdar ülkenin doğu kısmını yönetirken, hükümdarın kardeşi de yabgu unvanıyla batı kısmını yönetirdi. Hükümdarın oğulları tiginler ise, şad unvanıyla ülkenin değişik yerlerinde görev alırlardı. İlk Türk devletlerinde devletin önemli meseleleri; toy, kurultay ve kengeş ismiyle anılan mecliste görüşülmüştür. Ayrıca ayukı denilen bir de hükûmet vardı. Türklerde ordu- millet anlayışı olduğu için kadın-erkek ayrımı yapılmadan herkes savaşa hazır hâlde bulunurdu. Türklerdeki ordu teşkilatı birçok ülkeye örnek olmuştur.
İlk Türk İslam devletlerinin yönetim anlayışı, ilk Türk devletlerinin yönetim anlayışının devamı niteliğindedir. Hükümdar, yönetme yetkisini Allah’ın lütfu olarak almıştır. Hükümdar, ülkesini yönetirken kendisini Allah’a ve törelere karşı sorumlu hissederdi. Ülke yönetiminde hükümdara yardımcı olan vezir ve divan adı verilen bir kurul bulunurdu. İlk Türk İslam devletlerinde ordu-millet anlayışı devam etmiş, bu dönemde gûlam adı verilen yeni bir askere alma şekli uygulanmıştır. Osmanlı Devleti yönetim anlayışında ilk Türk devletleri ve Türk İslam devletlerinin etkisi devam etmiştir. Osmanlı Devleti, ülke yönetiminde daha merkeziyetçi bir yapıya sahipti. Bu devlet, 1839 Tanzimat Fermanı ile kanunun üstünlüğünü kabul etmiş, 1876’da meşruti yönetime geçerek halkın da yönetime katılmasını sağlamıştır. Osmanlı Devleti’nde ilk Türk İslam devletlerinde olduğu gibi divan teşkilatı ülke yönetiminde hükümdara yardımcı olmuştur. Divan teşkilatında vezir-i azam, vezirler, defterdar, nişancı ve kazasker gibi görevliler vardır.
Osmanlı Devleti, kurulduğu bölge itibari ile teşkilatlanmasını oluştururken Bizans, Türkiye Selçukluları ve Memlükler gibi bazı komşu ülkelerden de faydalanmıştır. Osmanlı askerî teşkilatının temelini Kapıkulu Ocakları (devşirme) ve Tımarlı Sipahiler oluşturmuştur. Osmanlı Devleti, deniz aşırı fetihler yapmak için ayrıca güçlü bir donanma da oluşturmuştur.
29 Ekim 1923’te Cumhuriyet ilan edilmiş, Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte halkın da yönetime katılımı sağlanmıştır. Cumhuriyet yönetimiyle birlikte halk, yöneticilerini belli süreliğine seçme ve ülkeyi yönetme yetkisini seçtiği vekiller aracılığıyla kullanma hakkı da kazanmıştır.
Türkiye Cumhuriyeti’nde güçler ayrığı ilkesine uygun olarak yasama, yürütme ve yargı farklı organlarda toplanmıştır. Yürütme yetkisi cumhurbaşkanı, başbakan ve bakanlar kurulu aracılığıyla kullanılmış, yasama yetkisi Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne, yargı yetkisi de bağımsız mahkemelere verilmişti. Ancak 2018 yılında çıkarılan 1 numaralı kararname ile yasama milletvekillerine, yürütme cumhurbaşkanına, yargı da bağımsız mahkemelere verilmiştir. Yani yeni düzenleme ile cumhurbaşkanı ve başbakana ait yetkiler bütünüyle
cumhurbaşkanında toplanmıştır. Cumhuriyet Dönemi’nde devlet teşkilatı oluşturulurken, Osmanlı Devleti’nin teşkilat yapısı büyük ölçüde örnek alınarak genişletilmiş ve yeniden yorumlanmıştır. İlk Türk devletleri ve ilk Türk İslam devletlerinde olduğu gibi ordu-millet anlayışı Cumhuriyet Dönemi’nde de devam etmiştir.

SPONSOR REKLAMLAR

2-Ünite : Türklerde Toplum
İlk Türk devletleri
nin yaşadıkları coğrafyalarda karasal iklim hüküm sürdüğü için bu coğrafyalar insan yaşamı açısından zor bölgelerdi. Temel geçim kaynakları hayvancılık olan ilk Türk toplumları, bu zor coğrafya koşulları yüzünden konargöçer hayat tarzını benimsemişlerdir.
İlk Türk toplumlarında sınıfsal bir tabakalaşma olmamıştır. Yetenekli olan kişiler, herhangi
bir ayrım yapılmadan devletin önemli noktalarında görev almışlar ve kağanlar halkı
için çalışmayı övünç kaynağı olarak görmüşlerdir. Türklerde toplum yapısı oguş (aile) urug (aileler birliği) boy (kabile) budun (millet, halk) ve il (devlet) den oluşmuştur.
İlk Türk toplumlarında aileye büyük önem verilmiş, aile devletin temeli olarak kabul edilmiştir. Aile reisi olan babanın yöneticilik, koruyuculuk ve merhametli davranma gibi özellikleri devletle özdeşleştirilerek devlete devlet baba denilmiştir.
İlk Türk İslam devletlerinde toplum İslamiyet’in etkisiyle yeniden şekillenmiş, bu dönemde şehir hayatı yaygınlaşmış, giyim ve kuşamda pek değişiklik olmamıştır. Ailenin önemi ilk Türklerde olduğu gibi devam etmiş, kadına büyük önem verilmiş, kadınlar gerek
toplumsal hayatta ve gerekse devlet işlerinde önemli görevler üstlenmişlerdir.
Türk İslam devletleri, fethettikleri topraklarda yaşayan yerel halkın hayat tarzına müdahalede bulunmamış, toprakları üstündeki bütün unsurlara eşit şekilde davranmışlardır.
Osmanlı Devleti’nde toplum, önceki Türk devletlerinde olduğu gibi yönetenler ve yönetilenler olmak üzere iki kısımdan oluşmuştur. Burada yaşayan farklı toplulukların siyasal ve sosyal konumları, kendi din ve mezhep esaslarına göre şekillenmiştir. Böylece farklı inançtaki insanların kendi inançları doğrultusunda yaşamalarına imkân sağlanmış, uygulanan bu sisteme de Millet Sistemi denilmiştir.
Osmanlı Devleti, fethettiği coğrafyalarda iskân ve istimâlet siyaseti uygulayarak, o bölgelerin İslamlaşmasını ve Türkleşmesini sağlamıştır. Osmanlılar, kurdukları vakıflarla ihtiyacı olan insanlara karşılıksız olarak yardım etmiş, hayvanların bile aç kalmaması için vakıflar kurmuştur.
İlk Türkler gibi misafirperver olan Osmanlılar yardımlaşmaya önem vermiş, bunun sonucu olarak da Osmanlılardaki komşuluk ilişkileri gelişmiştir.
Tanzimat Dönemi’nde, büyük şehirlerde yaşayan Osmanlı halkı arasında Batılı yaşam tarzının etkileri görülmeye başlanmış, bu dönemde eski kültür ile yeni kültür arasında âdeta gelgitler yaşanmıştır. Cumhuriyet Dönemi’nde Türk toplumu, Osmanlı Dönemi’nden gelen tecrübeler ışığında şekillenmiştir. Bu dönemde Batı yaşam tarzının etkisi artmış, kadınlar toplumsal alanda önemli roller üstlenmiştir.
Cumhuriyet Dönemi’nde çıkarılan Medenî Kanun ile kadın erkek eşitliği konusunda önemli bir adım atılmıştır.

3-Ünite : Türklerde Hukuk

İlk Türk devletlerinde, insanların gerek kendi aralarındaki ilişkilerini ve gerekse devletle olan ilişkilerini düzenleyen, yazılı olamayan fakat herkesin bildiği ve kabullendiği töre (yasa, yol) denilen kurallar vardı. Yine yöneticilerle yönetilenler arasında görev ve sorumluluklar açısından yazılı olmayan ve adına tüz denilen bir tür sözlü anlaşma mevcuttu.
Töre, geçerli olan tek değerdi. İlk Türk devletlerinde devlet mahkemelerine yargu, mahkeme görevlilerine yargan denilmekteydi. Türklerde devlet, doğruluk ve adalet üzerine kurulmuştur. İslamiyet’in kabulü ile birlikte Türklerin hukuk sistemi de değişmeye başlamıştır. Bu değişimin yanında İslami kurallara aykırı olmamak üzere, eski Türk töresi de devam etmiştir.
Türk İslam devletlerinde hukuk; şerî ve örfî olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Şerî hukukun kaynakları; Kur’an-ı Kerim, Sünnet, İcma ve Kıyas’tır.
Örfî hukuk kuralları ise eski Türklerden gelen törelerden oluşmuştur. Türk İslam devletlerinde Şerî davalara kadı bakarken, örfî davalara emir-i dâd bakardı. Türk İslam devletlerinde en üst mahkeme Divan-ı Mezâlim’dir. Divan-ı Mezâlim, yargı görevinin dışında, siyasi ve ekonomik alanlarda da birtakım görevleri yerine getirirdi.
Osmanlı Devleti, kendisinden önceki Türk ve İslam devletlerinden birçok kurum ve kuruluşu örnek alarak bir devlet geleneği oluşturmuş, hüküm sürdüğü coğrafyadan dolayı, bu gelenek ve göreneklere yenileri eklenmiştir. Osmanlı Hukuku, üç temel yapı üzerine kurulmuştur.
Bunlar; İslam hukuku, örfî hukuk ve fethedilen yerlerde uygulanan kanunlar. Osmanlı’da hukuku düzenleme yetkisi padişaha aitti. İslam hukukunun temel prensiplerine aykırı olmamak şartıyla padişah, istediği; idari, askerî ve mali konularda kanun koyabilirdi. Şeyhülislam, kadıasker, ulema ve nişancı, kanun koyma konusunda padişaha yardımcı olurlardı.
Osmanlı’da, ilk Türk İslam devletlerinde olduğu gibi davalara kadılar bakardı. En üst mahkeme ise, Divan-ı Hümayun’du.
Osmanlı Devleti, uzun bir süre; din, dil, mezhep ve ırk bakımından birbirinden çok farklı milletleri barış ve huzur içerisinde idare etmeyi, adalet anlayışı sayesinde başarmıştır. Tanzimat Fermanı’nın ilanı ile ilk defa bir padişah, kendi haklarını kanun ile sınırlandırmıştır. 23 Aralık 1876 tarihinde II. Abdülhamit tarafından ilân edilen Kanun-i Esasi ile birlikte, Osmanlı Devleti’nin yönetim şekli parlamenter bir monarşiye dönüşmüştür. Tanzimat Dönemi’nde, geleneksel Osmanlı hukuk sisteminde bir kısım değişiklikler olmaya başlamıştır. Bu döneme kadar uyuşmazlıkların çözümü şerî mahkemeler tarafından yapılırken, Tanzimat Dönemi’nde Batı Hukuku anlayışı da kabul edildiği için bu anlayışla hizmet edecek yeni mahkemeler de kurulmuştur.
Cumhuriyet’in ilân edilmesiyle birlikte her alanda köklü ve yapısal düzenlemelere hız verilmiş, hukuk sisteminde de köklü değişikliklere gidilmiştir. Mustafa Kemal Paşa, 5 Kasım 1925 tarihinde Ankara Hukuk Mektebi’nin açılışında yaptığı konuşmada; “Eski hayat kuralları ve eski hukuk sistemi yerine, yeni hayat kuralları ve yeni hukuk sistemini ele alarak, esaslı ve temelli değişiklikler yapmak teşebbüsündeyiz.” demiş ve yapılacak değişikliklere vurgu yapmıştır.
1921 Anayasası Millî Mücadele Dönemi’nde hazırlandığı için temel hak ve özgürlüklere yer verilmemiştir. 1924 Anayasası ile temel hak ve hürriyetler genişletilmiştir. 1961 Anayasası’nda toplumsal ve ekonomik haklar kapsamlı bir biçimde yer almıştır. Bireysel özgürlükler ön plana çıkarılmıştır. 1961 Anayasası ile 1982 Anayasası karşılaştırıldığı zaman, 1982 Anayasası’nın olağanüstü hâllerde temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılması konusunda yürütmeyi güçlendiren ilkeler ile ön plana çıktığı görülür.

4-Ünite : Türklerde Ekonomi
Orta Asya’nın coğrafî özellikleri, ilk Türk devletlerinin ekonomik yapısını da şekillendirmiştir. Bozkır olan bu coğrafyada hayvancılık temel geçim kaynağı olmuştur. Ancak hayvancılığın yanında tarım, ticaret, madencilik ve metal işçiliği de yapılmıştır. Bu bölgedeki ticaret , büyük ölçüde değiş-tokuş esasına göre yapılmıştır.
Hunlar ve Kök Türkler hayvancılıkla beraber, tarımla da uğraşmışlardır. Bunu kurganlarda bulunmuş olan birçok tarım aletinden anlıyoruz. Uygurlar yerleşik hayata geçince Uygur halkının ekonomi anlayışı da değişmeye başlamıştır. Uygurlarda yerleşik hayata geçilmesiyle birlikte özellikle tarım alanında büyük gelişmeler yaşanmıştır.
İlk Türk devletlerinin önemli gelir kaynaklarından biri de önemli ticaret yollarının geçtiği güzergâhlar olmuştur. Önemli ticaret yollarının Türk ülkelerinden geçmesi Hunlar’ın, Kök Türklerin, Uygurların ve Hazarların dünya transit ticaretine aracılık etmesini sağlamıştır. Çünkü ilk Türk devletleri buralardan geçen kervanlardan geçiş vergisi almıştır. Türk İslam devletlerinde ekonomi faaliyetlerinin amacı, İslamiyet öncesi Türklerde olduğu gibi halkın refah düzeyinin artırılması olduğu için buradaki ekonomik faaliyetler bu amaca uygun olarak düzenlenmiştir. Türk İslam tarihi hakkında bize en önemli bilgileri sunan Kutadgu Bilig’de bu anlayış; “Halkın zenginliği, bey’in zenginliği demektir.” şeklinde ifade edilmiştir.
Türk İslam devletlerinde ekonomik faaliyetler; tarım ve hayvancılık ile buna bağlı olarak imalât (sanayi) ve ticaret olmak üzere üçe ayrılırdı.
Türklerin, Karahanlılar Dönemi’nde gelişmiş bir tarım kültürüne sahip oldukları görülmektedir. Selçuklular da tarıma önem vermişler, yaptırdıkları sulama kanalları ile Merv Ovalarında pamuk üretimini çok geliştirmişlerdir. Türkiye Selçuklularında ise şehir hayatının yanında, şehrin kenar bölgelerinde meyvecilik ve bağcılık gibi tarımsal faaliyetler de yapılmıştır.
Türk İslam devletleri, ilk Türk devletlerinde olduğu gibi ticarete büyük önem vermiştir.
Karahanlılar ve Gaznelilerin, İpek Yolu’nun geçtiği önemli şehirlere sahip olması, onların ciddi gümrük vergisi geliri elde etmelerini sağlamıştır.
Türkiye Selçukluları ticareti geliştirmek amacıyla Akdeniz ve Karadeniz limanlarını fethetmiş, buralara Türk tüccarlar ve yatırımcılar göndererek ihracat ve ithalat kurumları oluşturmuştur.
Osmanlı’nın ekonomik sistemi; İslam dininin belirleyiciliği altında, Türkistan tecrübesi ve eski Anadolu geleneklerine önem verilen bir etkileşim sahası içinde doğmuştur. Osmanlı Devleti’nin ekonomi anlayışında halkın mutluluğu esas alınmıştır. Klasik Dönem Osmanlı ekonomisinde üç ana ilkenin etkili olduğu görülür.
Bunlar;
iaşecilik,
gelenekçilik ve
fiskalizm’dir.
Osmanlı toprakları, Doğu ve Batı ekonomilerini birbirine bağlayan ipek ve baharat yollarının Akdeniz’e ulaştığı bölgede bulunuyordu. Bulunduğu konum gereği Osmanlı’da dış ticaret ve transit ticaret teşvik edilmiş, elde edilen gümrük vergileriyle devlet için önemli bir gelir kaynağı oluşturulmuştur.
Cumhuriyet’in ilk yılarındaki ekonomik politikalar iki evrede incelenmektedir. Birinci evrede liberal bir ekonomik yaklaşıma, ikinci evrede ise devletçilik ilkesine ağırlık verilmiştir. Yani bir tür karma ekonomik model takip edilmiştir. 1923-1929 yıllarını kapsayan birinci evrede, liberal ekonomik yaklaşım sergilenerek serbest piyasa şartlarında özel girişimcilerin desteklendiği sanayileşme politikaları izlenirken ikinci evrede Devletçilik ilkesinden hareketle; “Ferdin yapamayacağı işleri devlet yapar.” düşüncesi benimsenmiştir.

5-Ünite : Türklerde Eğitim ve Bilim
İlk Türk devletlerinin yaşam biçimleri onların eğitim anlayışlarını da etkilemiş, bu nedenle; çevre, aile ve törenin etkin olduğu bir eğitim anlayışı benimsenmiştir. Bu dönemde kültürün sonraki nesillere aktarılmasında; destanlar, şiirler ve atasözleri önemli rol oynamıştır. İlk Türk devletlerinin erken dönemlerinde örgün eğitim kurumlarının olduğuna dair kesin bir bilgi olmasa da uygarlık ve kültür düzeyindeki gelişmişlik, ilk Türklerde güçlü bir eğitim sistemi olduğunu gösterir. Bilim alanında da önemli çalışmalar yapılan ilk Türklerde, otaçı ve emçi denilen hekimlerin olduğu ve bu hekimlerin bitki ve mineral kaynaklı ilaçlar kullandıkları bilinmektedir. Matematikte erken tarihlerden itibaren on tabanlı (desimal) sistemi kullanan ilk Türklerde 12 Hayvanlı Türk Takvimi’nin kullanılmış olması, onların astronomi alanında da çalışmalar yaptıklarının kanıtıdır. Türkler İslamiyet’i kabul ettikten sonra, İslam’ın eğitim ve bilime verdiği önemin de etkisiyle, yeni eğitim kurumları açarak eğitim ve bilim alanındaki çalışmalarına devam etmiştir. İslamiyet’in kabulünden sonra açılan yeni eğitim kurumlarının başında da medreseler yer almıştır.
Türk İslam devletlerinde yetişen bilim insanları; Türk İslam Medeniyeti’nin yanında, dünya medeniyetine de önemli katkılar sağlamıştır. Bu bilim insanlarından İbni Sina’nın tıp alanında yazdığı kitap, beş yüz yıla yakın Avrupa’daki okullarda okutulmuştur. Farabî ise Aristo Mantığı’nı Avrupa’ya en iyi anlatan kişi olarak Avrupalılarca “Muallimi Sani” olarak anılmıştır.
Osmanlı’da eğitim öğretim kurumlarının ilk basamağı sıbyan mektepleriydi. Beş altı yaşlarındaki çocuklar, okuma yazmayı burada öğrendikten sonra eğitimlerine medreselerde devam ederdi. Klasik Dönem Osmanlı eğitim sisteminde, medreseler en güçlü örgün eğitim kurumlarıydı. İlk medrese Orhan Bey zamanında açılmıştır. Fatih Sultan Mehmet’in yaptırdığı Sahn-ı Seman Medreseleri ile bu okulların önemi artmış ve bu okullara verilen değer artarak devam etmiştir.
Medreselerden mezun olan kişiler başarılarına göre müderris, kadı, müftü, tabip, imam, müezzin ve bürokrat olabilirdi. Osmanlı’da Enderun bir saray mektebiydi ve devletin yüksek dereceli memurları burada yetişiyordu. Harem ise tıpkı Enderun mektebi gibi sarayın bir bölümünü oluştururdu ve burada saraydaki kadınlar eğitim alırdı.
Osmanlı Devleti’nde bilimsel çalışmalara önem verilmiş, Lagari Hasan Çelebi, Hezarfen
Ahmet Çelebi ve Sabuncuoğlu Şerafeddin gibi değerli bilim insanları Osmanlı Devleti bünyesinde yetişmiştir.
Cumhuriyet Dönemi’ndeki eğitim, Atatürk’ün koyduğu hedefler doğrultusunda gelişmiştir.
Atatürk; eğitimin temel hedeflerinin gerçekleştirilmesi ve hedefe ulaşacak eğitim politikalarının tespit edilmesi için 1924-1934 yılları arasında altı defa rapor hazırlatmıştır. Bu raporlar doğrultusunda eğitimin çağdaş ilkeleri ortaya çıkarılmaya çalışılmış ve eğitimin; yaşanılan çağa uygun, laik, akılcı, bilimsel, karma, disiplinli ve işe yarar olması gerektiği sonucuna ulaşılmıştır. Cumhuriyet Dönemi’nde Atatürk öncülüğünde bilimsel çalışmaların önü açılmış, bu dönemde yetişen birçok değerli bilim insanı, ülkenin gelişimine önemli katkılar sağlamıştır.

SPONSOR REKLAMLAR

6-Ünite : Türklerde Sanat
İlk Türk devletlerinin konargöçer yaşam tarzı kendilerine has bir sanat anlayışını ortaya çıkarmıştır. Bu yaşam tarzında daha çok taşınabilir eşyalar üzerindeki süslemeler ön plana çıkmıştır. Bu süslemeler arasında altın ve gümüş gibi değerli eşyalarla, kilimler üzerine işlenilen motifler ve hükümdar tahtlarındaki süslemeler, Türklerin sanat anlayışını şekillendirmiştir.
İlk Türklerde gelişmiş mimari eserlere Uygurlarda rastlanmasına rağmen Hunlar ve Kök Türklere ait küçük şehir kalıntılarına da rastlanmıştır. Uygur Türkleri yerleşik medeniyetin en önemli örneklerini vermişlerdir. Uygurlar, Budizm ve Manihaizm dinleri ile tanıştıktan sonra, özellikle tapınak mimarisinde önemli gelişmeler göstermiştir.
Türk İslam sanatı, Türklerin İslamiyet ile tanışması ile başlamış fakat gerçek kimliğine Karahanlı Devleti Dönemi’nde kavuşmuştur. Türklerin İslamiyet’i kabul etmesiyle, Türk mimarisinde yeni yapılar ortaya çıkmış, bu
yeni yapıların en önemlileri arasında camiler yer almıştır. Türbe ve kümbetler ise İslamiyet öncesi Türk geleneklerinden olan mimari eserlerin devamı niteliğindedir. Bir başka deyişle ilk Türklerdeki anıt mezar geleneği, İslami dönemde türbe ve kümbet yapımıyla devam etmiştir.
Türk İslam devletlerindeki sanat dallarına bakıldığında, Türklerin; çini, minyatür, ahşap, halı, dokuma, hat, tezhip ve maden sanatları ile uğraştıkları görülür. Orta Asya’dan başlayıp Balkanlar’a kadar uzanan bir süreci kapsayan bu sanat, mimarlıktan el sanatlarına kadar geniş ve zengin bir alana sahiptir.
Osmanlı sanatında özgün özellikler, Fatih Sultan Mehmet ve II. Bayezid dönemlerinde ortaya çıkmaya başlamış; Kanuni Sultan Süleyman, II. Selim ve III. Murat dönemlerinde olgunluk çağına ulaşmıştır. Osmanlı sanatı kendi içinde mimari ve el sanatları olarak iki gruba ayrılırken üslup yönünden de Erken Dönem, Klasik Dönem ve Geç Dönem Osmanlı sanatı olarak üç kısma ayrılmıştır.
Erken Dönem Osmanlı sanatı, kuruluş döneminden İstanbul’un fethine kadar (1299- 1453) olan zamanı kapsar. Bu dönem, Türkiye Selçuklu sanatı ile Osmanlı’nın klasik dönemi arasında bir geçiş dönemi özelliği taşımıştır.
Osmanlı’da müzik; Klasik Müzik, Halk Müziği ve Tasavvuf Müziği olmak üzere üç dalda gelişmiştir.
Osmanlı Dönemi’nde edebiyat; Divan Edebiyatı, Halk Edebiyatı ve Tasavvuf Edebiyatı olmak üzere üç kısma ayrılmıştır.
Lale Devri, diğer alanlarda olduğu gibi sanatta da Osmanlı’nın Avrupa’ya açıldığı dönemdir. Bu dönemde mimari, süsleme ve diğer sanat dalları ile özel yaşam tarzında Fransız kültürü örnek alınmıştır.
Cumhuriyet Dönemi’nde sanat Atatürk’ün öncülüğünde gelişmiştir. Atatürk, sanata verdiği önemi 13 Şubat 1923’te yaptığı bir konuşmada; “Bulunmamız gereken seviyeye bu kadar uzak kalışımızın mühim sebeplerinden biri de sanata ve sanatkârlara layık olduğu derecede önem verilmemiş olmasıdır.” diyerek dile getirmiştir.
Cumhuriyet Dönemi sanat anlayışı, cumhuriyet rejimine uygun olarak; çağdaş, ulusal ve bütün toplumun ulaşabileceği bir ortamın oluşturulmasına yönelik olarak gelişmiştir. Çağdaş sanat yöntemleri oluşturulurken millî ve geleneksel değerlerden de yararlanılmıştır. Kendi öz kültürlerini koruyamayan toplumlar farklı kültürler içerisinde yok olmuşlardır. Bu nedenle insanlar kültürlerini korumalı ve bir sonraki nesillerine aktarılmalıdır. Geçmişten geleceğe bir kültür dokusunun oluşmasında sanat en önemli unsurlardan biridir.

7-Ünite : Türklerde Spor
İlk Türk devletlerinin bulunduğu coğrafyanın şartları, o bölgelerde yaşayan insanların hayatlarını etkilediği gibi o insanların spor anlayışlarını da şekillendirmiştir. Doğa ile mücadele, Türklerin beden ve ruh sağlığını olumlu yönde etkilemiştir. Türk toplumunda birlik ve beraberliğin sağlanmasında önemli rol oynayan spor, yiğitlik ve kardeşlik duygularını da geliştirmiştir. Türkler; çevgan, okçuluk, binicilik, güreş, cirit, mızrak, gökbörü ve avcılık gibi sporlarla ilgilenmiştir. Bu spor faaliyetleri Türk insanının mücadele yeteneğini geliştirmiştir.
Spor faaliyetleri; Türkler için önemini hiç bir zaman yitirmemiş, İslamiyet öncesi dönemde olduğu gibi İslamiyet’e geçişten sonra da spora büyük önem verilmiştir. Sporun toplumsal hayat içerisinde yer edinmesi Türklerin hem güçlü bir bedene sahip olmalarını hem de askerî alanda başarılı olmalarını sağlamıştır.
Türk İslam devletlerinde savaşa her an hazır olma gerekliliği; kişilerin bedensel hareket yapma zorunluluğunu doğurmuş, bu durum küçük yaştaki çocukların spor sayesinde savaş eğitimi almalarını zorunlu kılmıştır.
Önceki Türk devletlerinde olduğu gibi Osmanlı Devleti’nde de spor son derece önemliydi. Çünkü spor, bedensel gelişimin yanında ahlaki gelişimin sağlanmasına da büyük katkı sağlıyordu. Centilmence yarışılması, yenilginin kabullenilmesi, yenenin tebrik edilmesi ve yenilene teselli verilmesi, sporun kazandırdığı ahlaki değerler arasında yer alırdı.
Osmanlı Dönemi’nde yapılan sporlar, kendine has kurallarıyla sporcuları âdeta bir eğitimden geçirmekteydi. Örneğin, okçuluk sporundaki kurallar sayesinde ok atan kemankeşler, ruhsal ve bedensel açıdan terbiye edilirdi.
Diğer Türk devletlerinde olduğu gibi Osmanlı Devleti’nde de; güreş yapmak, cirit atmak, avcılık, atıcılık, okçuluk (kemankeşlik), binicilik (cündilik), kılıç kullanma, ağırlık kaldırma, gürz ve topuz kullanma gibi spor etkinlikleri, savaş öncesi idmanı olarak değerlendirilmiştir.
Osmanlı’nın ilk dönemlerinde halk, sporu iyi bir savaşçı olmak için yapmıştır. Her çocuk dört beş yaşından itibaren ata binmesini ve güreş yapmasını öğrenerek spora başlamış, yedi yaşından sonra ok atmayı, biraz daha büyüyünce de ava gitmeyi, kılıç ve gürz kullanmayı öğrenmiştir. Bu faaliyetler Türk çocuklarının hem bedensel gelişimlerini sağlamış hem de savaş idmanı yapmalarına imkan tanımıştır.
Cumhuriyet Döneminde spor, Atatürk’ün özel gayretleriyle ileri bir düzeye gelmiştir. Atatürk, Türkiye’nin gelişmesinde gerekli olan gücün ve enerjinin kaynağı olan güçlü beyinlerin sağlam vücutlar üzerinde taşınabileceğini bildiği için beden eğitimini ve spor konusunu hükûmet programına almıştır. Atatürk, spor ile ilgili görüşünü şu veciz sözlerle ifade etmiştir. “Ben sporcunun zeki, çevik ve aynı zamanda ahlaklısını severim.” Yeni Türk devleti, sporun kurumsallaşması yönündeki ilk faaliyetini 1921 yılında kurulan İdman İttifakı Heyeti Muvakkatesi ile gerçekleştirmiştir.
Türkiye, 1924 yılında gerçekleştirilen Paris Olimpiyat Oyunları’na davet edilmiş, Paris Olimpiyat Oyunları; Türkiye Cumhuriyeti’nin olimpiyat oyunlarına ilk kez davet edildiği bir organizasyon olmuştur. Sonuç olarak, spor bireyin fiziki ve zihinsel yapısını olumlu yönde etkilemekle birlikte, bireyi sosyalleştirerek onda çevre bilincinin oluşmasına da katkı sağlamıştır. Toplu bir şekilde yapılan sporlar yarışma ve kaynaşma aracı olarak, toplumda birlik ve beraberliğin tesis edilmesini sağlamıştır.

Leave a Reply