TIKLAYIN. Hafıza Teknikleriyle YKS YKS ..

Muhayyer Kelimesinin Kökeni

Muhayyer Kelimesinin Kökeni

Beklenmedik bir zamanda kulağınıza çalınan bir türkü bir anda sizi alır, bütün çevre bağlarınızdan koparır ve başka âlemlere götürür. Çın sabahta, uçsuz bucaksız bozkırın orta yerinde, dere kenarındaki ağaçları altınlaştıran güneşin gölgesini yaydığı engin ufuklarda mahiyeti meçhul kuşlar gibi kanat çırpan bir ses:

Söğüdün yaprağı nârindir nârin
İçerim yanıyor dışarım serin…

SPONSOR REKLAMLAR

 

Bu Sivas’ın meşhur “Zeynep” türküsü…
Ekrem Karadeniz’in Türk Mûsıkîsinin Nazariye ve Esasları kitabında bu türkünün “muhayyer” makamında olduğu kaydı var. Bu türkü benim bir süre muhayyerde karar kılmama sebep oldu. İyi de oldu. Zengin musikimizin derinliklerine doğru bir yolculuğa çıktım. Yahya Kemal’in tabiri ile “gemiler geçmeyen bir ummanda” idim ve inanır mısınız “hâlâ o besteler çalınıyordu”.
Oysa “muhayyer” denilince, aklıma musiki kolay kolay gelmezdi. Bir geldi, pir geldi.

İşte Hacı Sadullah Ağa’nın bestesi:

Âh, bir elif çekti yine sîneme cânan bu gece
Pek sarıldı bana ol serv-i hırâmân bu gece
Ayın ondördü gibi dün gece mecliste idi
Kande akşamlayacak ol meh-î tabân bu gece

 

SPONSOR REKLAMLAR

(Sevgili sineme yine bir elif çekti, yani kılıçla yaraladı beni; o servi yürüyüşlü bana bu gece pek sarıldı. Ayın

ondördü gibi dün gece aramızda idi, acaba o parlak ay bu gece nerede akşamlayacacak?)
18.asrın sonlarından gelen bu nağmenin melâli devam ederken, bir başka muhayyer, bu sefer Saadetdin 
Kaynak’ın şarkısı 20. yüzyıldan “dönülmez bir akşam” garipliğine sürüklüyor beni:

Batan gün kana benziyor
Yaralı cana benziyor (esmerim vay vay)
Âh ediyor bir gül için
Şu bülbül bana benziyor (vay benim garip gönlüm)
Gece kapladı her yeri
Keder sardı dereleri…

 

Hafız Saadetdin’e rahmetler okurken, “Allah!” dememek mümkün mü? İşte “Çile bülbülüm çile…” Muhayyer’in bugün de dillerden düşmeyen şahikası… Bir de Safiye veya Müzeyyen okursa… 
Muhayyerliğimi tamamen kaybettim ve muhayyer makamına teslim oldum! Ve Âşık Dertli’nin mısraları, bestekârı kim? Ne önemi var?

SPONSOR REKLAMLAR

Ok gibi hûblar beni yay dan yabana attılar
Bilmediler kadrimi ucuz bahâya sattılar
Neydi vaktinde güzeller bûseler vâdettiler
Bir söz ile hâsılı şu gönlümü aldattılar
Gördüm ol hûri sıfat ağyâr ile ülfet eyler
Hasetinden Dertliyi top lar gibi patlattılar

 

Güzeller Dertli’yi ok gibi yaydan, yani yazdan kıra, çöle atmışlar. Sonunda da hasetinden toplar gibi patlatmışlar! Musiki ıstılahlarımızı kayda alan ve kâğıda dökerek kalıcılaştıran Yılmaz Öztuna, muhayyer makamının Türk musikisinde çok kullanılan, eski ve basit bir makam olduğunu belirttikten sonra “hüseynînin inici şeklidir” diyor. Bilhassa halk musikisinde çok kullanılırmış. Muhayyerin birleşik makamları da var: Muhayyer bûselik, muhayyer ırak, muhayyer kürdî, muhayyer sünbüle, muhayyer zengüle, muhayyer zirkeş…

Muhayyerin bir makamın adı olmadan önceki başka anlamları olabileceğine davetiye çıkarıyor Öztuna, pek yapmadığı bir şeyi yapıyor, “Ha ile yazılışı galattır, hı ile olacaktır” diyor ve “hayr” masdarından türediğini belirtiyor.

Ferit Devellioğlu da aynı fikirde.
Ali Nazima ile Faik Reşad’ın müşterek eseri Mükemmel Osmanlı Lügati’nde muhayyer, “tahyir edilmiş, birinin ihtiyarı uhdesine (seçimi eline) bırakılmış” olarak açıklanıyor. Tabii yaygın kullanımını da veriyor: “Beğenildiği surette alınmak, beğenilmediği halde reddolunmak şartıyla emaneten alınan mal”. Fakat musiki ilgili bir kayıt yok. Ahmet Vefik Paşa Lehçe-i Osmani’sinde iki muhayyere yer veriyor: biri ha ile diğeri hı ile “hayran edici, şaşırtıcı” olarak açıklıyor.

SPONSOR REKLAMLAR

Gerçekten “muhayyer” şarkılar beni hayran etti! İkincisinin tarifi şöyle: “İhtiyara, dileğe bağlı, iradeye menut, beğendiği halde alınmak şartıyla kaldırılan mal”. Paşamız da kelimenin musiki tarafından söz etmiyor. Kubbealtı Lügati’nde de iki muhayyer var. İkisinin de Osmanlıca yazılışı aynı, yani “hı”ile. Birincisinin “tahyir”den türediği kayd edilmiş. Açıklaması “müşteriye memnun kalmadığı, beğenmediği takdirde geri  getirmesi şartıyla satılan”. İkinci “muhayyer”in Arapça “muhayyer” den geldiği belirtilmiş. İşte bu, musiki ile ilgili olan “muhayyer”. Aynı kelimenin iki ayrı madde yapılması bir yana, ikincisinin açıklamasında kökbilgisi vermekten kaçınılması şaşırtıcı (yani muhayyer!). Muhayyer sadece bu anlamlarıyla mı kültür tarihimizde yerini alan bir kelime? Değil elbette. Hareli, tahrirli, yani çizgili (kâğıt, kumaş) anlamı yanında, eskiden kullanılan şekerrenginde bir cins kâğıt da “muhayyer” olarak anılıyor.

 

Muhayyerle ilgili arayışlarımızı Celâl Esad Arseven’in Sanat Ansiklopedisi’ne kadar götürüyoruz; “Muhayyer: Hareli ve tahrirli mânasına kullanılır. Hâreli (menevişli) kâğıt ve kumaşlara denir. Ankara’da dokunan sofların bir cinsine de bu isim verilir ki, vaktiyle bunlardan kürk kabı ve kaftan yapılırdı”.

Arseven, kelimenin Fransızcasını da kaydediyor: “Moire”. “Moire”nin, hâre, hâreli kumaş olduğunu Çetin Ertürk’ün Fransızca-Türkçe Bilge Sözlüğü’nden öğreniyoruz. Fransızcadan Türkçeye sözlüklerimizin klasiği Kamus-ı Fransevî’de daha tatminkâr bilgiler vardır elbette: “Keçi tiftiği mensucadı (dokuması), sof, gezi. Hâreli kumaş”…

 

SPONSOR REKLAMLAR

Keçi, tiftik, kumaş ve Ankara… Şimdi desek ki, “bu kelime, bütün dünyaya Ankara’nın bir armağanıdır”. Dudak bükenler olur. Tiftik keçisinin yünü tiftik (angora), bir zamanların ipek kadar makbul bir giyim malzemesi idi ve tamamen Ankara’ya mahsustu. Şimdiki giyim kuşamımızda bu maddenin yeri neredeyse kalmadı. Sentetik iplikler gerçek ipeği ve tiftiği piyasadan sildi. Belki “tiftik” yerine “moher” desem, konu aydınlanabilir.

Tiftiğe öyle yabancılaşmışız ki, ancak İngilizcesi söylenince anlıyoruz! Evet, “moher” İngilizce imlâsıyla “mohair”. Hâlâ günlük hayatımızda yeri olan bu kelimenin aslı ne ola ki? “Muhayyer” desem, bir benzerlik kurulabilir mi? Mutlaka kurulmalı! Çünkü kelimenin aslı “muhayyer”. Tabiî kelimenin sonundaki “hair”i de ihmal etmemek lâzım: “Muhayyer”i bilmeyen bugünün nesilleri, “hair”i çok iyi bilebilir! Çünkü medeniyet dili Türkçeyi unuttukça, İngilizce kelimelere daha fazla aşina olduk. İşte saç, kıl, tüy demek “hair”! Ya muhayyer?

Bir zamanlar bizim alışveriş lisanımızda en çok kullanılan kelimelerden biriydi “muhayyer”. Malına güvenen esnafın: “Muhayyer, al götür, kalitesinden şüphe edersen geri getir” makamında kullandığı bu söz, yüzyıllar önce tiftik için Ankara’yı mekân tutan İngiliz ve Fransız tüccarlarının kulaklarında ürünün asıl adından çok çınlamış olmalı.

 

Evliya Çelebi’ye göre, Ankara halkının işi “sof ve muhayyercilik”tir. Buradan muhayyerin sofun en âlâsı olduğu çıkarılabileceği gibi, farklı bir kumaş da anlaşılabilir (Ankara şer’iye sicillerinde kelimenin hem iade şartlı, hem kumaş anlamında da kullanıldığı görülüyor). “Mohair” böylece seçkin, has tüy, yün ve Ankara’da tiftik ipliğinden dokunan bir nevi çizgili kumaş… Nitekim Batı dillerinde tiftik yüksek kalitesinden ötürü “asil yün” veya “elmas iplik” olarak bilinirmiş. Ne diyelim?

SPONSOR REKLAMLAR

“Angora’nın moheri/

Fetheylemiş her yeri!”

Eski musikimizin ses incelikleri, söz incelikleriyle yarışıyor.

 

İşte Tanburî Mustafa Çavuş: “Sen çıkarma gizleaşkın / Muhayyerdir zira perde.” Udî Nevres: “Gün kavuştu su karardı beni üzme güzelim…” Münir Nureddin: “Çepçevre bahar içinde bir yer gördük / Ferhad ile Şirin’i beraber gördük…”

SPONSOR REKLAMLAR

İki muhayyer şarkıdan birini seç bakalım!

Beste Münir’in ama güfte de Yahya

Kemal’in. Fazla muhayyer kalmak olmaz!

Leave a Reply