Mezar Taşlarının Tarihçesi

Mezar Taşlarının Tarihçesi

SPONSOR REKLAMLAR

Mezar taşları her dönem dinlere ve mezheple-re göre farklılaşan kılıklarda karşımıza çıkar. Bunun yanı sıra üzerlerindeki işlemeler, hey-keller, şiirler dönemin medeniyetine dair sır-lar fısıldar. 1700’lerden günümüze Avrupa ve Osmanlı mezar taşla-rına sanatsal açıdan yapılacak yüzeysel bir incelemede bi-le medeniyetin çağladığı kaynağı görmek mümkün. Zira kıyaslamalı araştırmalar Avrupa’daki yalnızca belli başlı şekillere bağımlı kalınarak, tekdüze sembollerle yapılmış mezar taşlarının yanında Osmanlı mezar taşlarının ölümü, hüznü ve ayrılığı ölenin şahsî özellikleriyle harmanlayarak nasıl bir zarafet ve incelikle mezar taşlarına yansıttığını gösteriyor. Böylece sanatı iliklerine kadar hisseden bir me-deniyetin mensubu olmaktan bir kez daha gurur duymamıza vesile oluyor. Gezimize Avrupa kabristanlarından başlayalım mı?

Avrupada Mezar Taşlarının tarihcesi

SPONSOR REKLAMLAR

18 yy Avrupa Mezar taşlarının Tarihçesi

1700’lerden itibaren Avrupa’da-ki mezarlarda ağırlıklı olarak sal-kımsöğüt ağacı, batan güneş, ayak-lı vazo, Horus’un Gözü, yapraklar, çiçekler, at başı, kırık kolonlar, di-kilitaşlar, güvercin, Davud Yıldızı, hayvan figürleri, çapa gibi figürler kullanılmış. Her sembol bir anlamı ihtiva ediyor pek tabii. Örneğin kı-rık kolonlar hayatın kısa olduğunu anlatırken, ayaklı vazo Roma uygar-lığından kalan ölüyü yakıp külleri-ni vazo içine koyma geleneğinden bir hatıra olarak yerleşmiş mezar taşlarına. Çelenk ise ahiret hayatını ve sonsuzluğu sembolize etmekte (Bu arada çelenkler özellikle yaprak dökmeyen ağaçlardan seçilirmiş). Ayrıca Roma kültürüne ait kıya-fetler giyinmiş, ağlayan, kederli ka-dın figürü de kullanılmış. Bu kadın genellikle ayaklı vazo figürünün üzerine oturtulurmuş. Mezarlıkta-ki dikilitaşlar da yine sonsuz hayatı simgelermiş. Fotoğraflardan da görüleceği üzere Avrupa’nın mezar taşların-daki semboller ince bir sana-tın insan ruhunda bıraktığı o yoğun tesiri hâsıl etmiyor.

19 yy Avrupa Mezar taşlarının Tarihçesi

Pek yalın, bir o kadar da incelikten uzak eserler. Heykelcilikte detayla-ra yer verilmeden yalnızca seçilen sembolün konulmasıyla içindeki ölü kadar sessiz bırakılmış Avru-pa’nın mezar taşları. Bu taşların an-latmaya can attıkları bir derdi yok neredeyse. Şimdi de 1800’lerin Londra’sına misafir olalım isterseniz.


RESİM 1:
Masonik semboller Dr. Franz Leuffen’in mezar taşında göz, ışık saçan üçgen, pentagram ve yılan gibi Masonik figürler kullanılmış.

SPONSOR REKLAMLAR

 

 

 

Nüfusu o zamanlar 1 milyonu bulmuş Londra’nın. Yarım asır son-ra bu rakam 2.3 milyona fırlayacak-tır. Nüfus patlaması, ölüleri göme-cek yer bulma problemini getirmiş. O zamana kadar ölüler kilise me-zarlıklarına gömülürken, mezarlık-larda yer kalmamış. Bu yüzden bazı cesetler dışarıda kalarak çürümeye yüz tutmakta iken bazıları da de-rine gömülemediklerinden bir sü-re sonra mezardan dışarı çıkmaya başlamış. Nihayet 1832 yılında İngiliz Par-lamentosu bir yasa çıkarmış ve Londra dışına yedi kabristan yapılması kararı nı almış. Bunlar bugün “Muhteşem Yedi” olarak anılmakta. Muhteşem Yedi’de halk toplumsal statülerine ayrılmış, özellikle orta sınıf ve işçi sınıfı mensupları ayrı mezarlıkla-ra gömülmüş. Şunu da söylemeden geçmeyelim: Mezarlar birer aile mülkü olarak görüldüğünden Muh-teşem Yedi gibi kabristanlar güven-lik imkânı ve mezar bakımı saye-sinde aileler için pahalı fakat buna rağmen fazlasıyla talep edilen yerler olmuş.

 

SPONSOR REKLAMLAR

Viktorya dönemini incelediği-mizde mezar taşlarının modern zamanlara kıyasla aşırı detaylı ol-duğunu görüyoruz. Bilhassa orta sınıfa mensup ailelerin sosyal sı-nıflarına yakışacak ayrıntılar ihti-va eden anıtlar yaptırabilmek için maddi manevi hayli çaba sarf et-tiklerini görüyoruz. Bu dönemde mezar anıtları genellikle sembolik unsurlar barındırıyor. En bilinen örnekler haçlar, İsa gravürleri veya-hut müteveffanın uzmanlık alanını yansıtan mesleki semboller (at başı, çapa, palet, kılıç vb.). O zamanlar mezar taşlarında ölen kişinin dinî inancı belirtilirdi. İçinde Hıristiyanlığa dair un-surları barındıran mezarlar oldu-ğu kadar kolonlar, dikilitaşlar gibi Hıristiyanlıkla hemen hiç alaka-sı bulunmayan pek çok sembole rastlıyoruz. Bu noktada Katolik Ki-lisesi unsurlarıyla Gotik sanatının buluşturulduğu bir tarza sık rastla-dığımızı söylemek mümkün. İlginç olan, bu sembollerin kökeninin Hı-ristiyanlığa değil, Pagan inancına, Roma uygarlığına ve Mısır kültürü-ne dayanması.

Doğuda Mezar Taşlarının Tarihçesi

Eski Türklerdeki vazgeçilmez mezar geleneklerinden biri olan, öldürdüğü kişinin yüzünün tasvir edildiği balbalların ardından işlen-miş mezar taşı adeti İslam tarihin-de 8. yüzyıl başlarına dayanıyor. Anadolu’da mezar taşı geleneğinin ilgi çekici başlıklarından birini koç heykeli şeklinde yapılan mezar taş-ları oluşturur. Karakoyunlu ve Ak-koyunlu Türklerinin İran ve Doğu Anadolu’da koyun-koç sembolleri-ni mezar taşlarına işlediklerini gö-rüyoruz. Aslında koç veya koçbaşı sembol-lerinin Türkler tarafından kullanıl-ması binlerce yıl öncesine uzanan bir gelenek. Örneğin Hun Türkle-rinde koç, en makbul kur-ban sayılırmış ve bu neden-le figürü me-zar taşı olarak dikilirmiş. Yine Kırgızlar, Oğuz lar ve Avarlarda koç heykellerine rastlamak mümkün. Bu heykelle-rin göğüs kısmında ve yanlarında at, kılıç, kargı gibi savaşçı bir toplu-ma ait olduğunu simgeleyen resim-ler kabartma şeklinde yapılmış. Türkmenistan’daki Nohur Me-zarlığı çok orijinal bir örnek. Bura-da Gök Tanrı anlayışı İslamileşmiş şekilde halen devam etmektedir. Günümüzde bu mezar taşları üze-rinde boynuzlu hayvanlara ait boy-nuzlar konulmakta. Yüzyıllardır süren bu yerel ade-tin kökeni şöyle açıklanır: Şaman-lar Gök yolculuklarına boynuzlu bir hayvanla çıkarmış. Yine ölenin arkasından boynuzlu bir hayvan kurban edilirmiş ki, onu Tanrı’nın yanına, yani cennete taşısın. İslamî açıdan da koçun ehemmiyet taşı-yor olması Türkmenlerin mezartaşı tarzını belirleyen bir unsur.

Osmanlılarda Mezar Taşlarının Tarihçesi

Osmanlı mezar taşlarının ihtiva ettiği semboller ise çok zengin. Me-zar taşları cinsiyet, mevki ve mes-lek ayrımını gösteren taşları ve taşlara kazınan edebî metinleriy-le toplumsal tarihle ilgilenenlerin önemli kaynakları arasında yer alır. Bir kere her mezar taşında birden fazla sembol bir arada kullanılmış. Şiirler, çiçekler ve ölenin fizikî ve mesleki özelliklerini anlatan sem-bollerle, adeta kerimesine çeyiz dü-zen bir annenin inceliğiyle ha-lı dokur, belki çeyiz işler gibi nakış nakış işlemişler mezar taşlarını. Taş ustaları ha-kiki birer sanatkârmış desek yanlış olmaz.

SPONSOR REKLAMLAR

 

İstanbul’daki mermerden kırık gemi direği, yelken bezleri, ma-kara ve halatlarla işlenmiş kap-tanı derya ve deniz subayı mezar-ları, anıt mezar özelliği taşımaları ve anıt-heykel yaptırma yönünde Cumhuriyetle beraber meşrulaşa-cak bir anlayışa öncülük edebile-cekleri halde üzerlerinde yeterince durulmamıştır.

RESİM 2 : Osmanlıda Mezar taşında Cami tasviri

Mezarlıkların şehir hayatında tuttuğu yer seyahatnamelerde Ba-tılıların dikkatini çeken bir konu olarak sürekli dile getirildiği gibi, çeşitli incelemelere de konu olmuş-tur. Yahya Kemal’in “Kocamustâfa-paşa” başlıklı şiirinde bir Osmanlı şehrinde dünya ve ahiretin nasıl iki kardeş gibi yan yana nefes alıp ver-diği şöyle anlatılır: Ahiret öyle yakın seyredilen manzarada, O kadar komşu ki dünyâya duvar yok arada, Geçer insan bir adım atsa birinden birine, Kavuşur karşıda kaybettiği bir sevdiğine.

SPONSOR REKLAMLAR

 

Aynı zamanda halkın mesire, oyun yeri ve yeşil alan ihtiyacını da karşılayan mezarlıklar Tanzi-mat paşalarının modern şehir ya-ratma çabaları sonucunda hücuma uğrayan ilk alanlar olmuş, asri me-zarlıkların yapılmasıyla devlet dai-releri, meydan, konut alanı, bazen de Beşiktaş’taki Abbas Ağa Mezar-lığı’nın başına geldiği gibi parka çevrilmişler. Bu tarz bir şehir-cilik anlayışının kültürümüze tek katkısı, yıkılmak istenen türbede yatan ermişlerin önceleri kazma ve kürekleri, sonra da greyder kepçesi-ni kırarak, görevlileri çarparak, rü-yalarına girerek çeşitli biçimlerde yıkım kararını durdurmaları olsa gerek. Hayli komik bir hatırayı anlat-madan geçmeyelim. 1879-81 yıllarında Bursa Valiliği yapan Ahmed Vefik Paşa, cadde aç-ma çalışmaları sırasında Yürüyen Dede adlı bir zata ait mezarın yıkıl-masına karar verir. Ardından yanı-na devlet ve din adamlarını alarak türbeye gider. Dede’ye nutuk çe-kerek yapılan işi anlatır, böyle bir hayra yardımcı olmasını beklediği-ni söyler ve sonra üç kez “Yürü Ya Dede!” diye bağırır. Sonra da “Yürü-yen Dede türbeden ayrıldı, şimdi yı-kın!” emrini verir.

 

Halkın değerlerini hafife almayı marifet sayan Tanzimat zihniyetini aksettiren bu anekdot, değerlerimi-zin de aramızdan yürüyüp gitme-sinin başlangıcı olmuştur. Eskiden ölüler bize nasıl yaşanacağını öğ-retirken biz fâni diriler onları “yü-rütmeye” kalkınca olanlar oldu ve mezarlıklar da, mezar taşları da ta-şıdıkları etik ve estetik değerler de birer birer sırra kadem bastılar. İş-te 1950’lerde Kemalizmin silahşoru Falih Rıfkı Atay’ın itirafı tam bu tra-jediyi temsil eder:

“Hiçbir şahsiyeti olmayan mezar taşları… Yoksa biz yeni mi ölmeye başlayan bir milletiz?”

SPONSOR REKLAMLAR

Leave a Reply