Masanın Tarihçesi

Masanın Tarihçesi

SPONSOR REKLAMLAR

Aş pişer, onun üstünde paylaşılır; yaş gelir, nikahın baş şahidi olur; yumurta kapıya dayanır, ödevler onun makamında ders vaktine yetiştirilir. Toplantının, kutlamanın, buluşmanın ve vedalaşmanın merkez üssüdür. Hâsılı iyi ve kötü günde, baş sağlığında ve darlığında biricik başvuru merciidir şehirli fanilerin.

 

SPONSOR REKLAMLAR

Ufak tefek sehpalar, hatta sıradan tepsilerden zaman içinde üç veya dört ayaklı daha büyük biçimlere bürünür masa. İnsanoğlunun ihtiyaçları devleşince o da ayak uydurmak, büyüyüp serpilmek zorunda kalmıştı. Bugün yemek masası, çalışma masası, ameliyat masası, ütü masasının yanında masa saati/takvimi gibi eşyalar modern ihtiyaçların ürünü değil mi?

 

Latince “mensa” olarak geçen masalardan evvel, herkesin kendi yemeğini yediği ufak tepsi benzeri ve daha çok tabak işlevi gören tahtalar kullanılırmış. Bu tahta tabakalar bize İtalyanca (tavola), Fransızca ve İngilizcede (table) kullanılan masalar hakkında ipucu verir. Bu kelimeler Latince “tabaka” anlamına gelen “tabula” ya işaret eder. Öyle ki, masa ve tabak işlevi  görebilen bu plakalardan dolayı tabak ve masalar da benzer köklere sahiptir.

Masaların şekillerinin de mühim olduğunu belirtelim. Mesela 454-470 yılları arasında hükmettiği varsayılan İngiltere Kralı Arthur ve şövalyelerinin yuvarlak masa etrafında toplanmalarının kerameti, öncelik kavgasını önlemekmiş.

SPONSOR REKLAMLAR

RESİM : Köy usulü Yalın ve gösterişsiz rustik masa, 16-17. yüzyıllarda Avrupa köylerinde kullanılırdı.

Uygur harfli Türkçe metinlerde masa “şire” diye geçer. Şire veya şirege, içecek veya kımız sürahilerinin konduğu “dört ayaklı sehpa” veya “küçük masa” demektir. Kaşgarlı Mahmud da saraylarda hanlar için kurulan büyük çanak şeklindeki ayaksız sofraları tarif için “işküm” ya da “tewsi” sözlerini kullanır.

Sofra Arapça “sufra”dan gelir. Kaşgarlı Mahmud’un “tewsi” ve “işküm” dediği, pişmiş et konan büyük ahşap kap, ağaçtan oyulmuş bir tekne imiş. Sofranın altına serilen örtü ile yiyenler üstlerini korur, döküntülerle de tavuklar yahut kuşlara ziyafet çekilirmiş.

Osmanlı sarayının bütün teşrifatıyla kurumlaştığı dönemde sofra kültürü zenginleşmiş. Öyle ki Sultan II. Mahmud’un 72, Abdülaziz’in 40 kişilik sinileri bile varmış. Osmanlı sarayının sandalye ve masaya tam anlamıyla geçişi ise Sultan Abdülmecid’in yapım emrini verdiği ve inşası 1856’da tamamlanan Dolmabahçe Sarayı ile başlar. Şehir halkının masayı geçişi biraz daha zaman alır.

masanin-tarihcesi

SPONSOR REKLAMLAR

RESİM 1: Fransa’da 18. yüzyılın başında görülen ve doğaya hayranlığın mobilyalara yansıması anlamına gelen “Regence stili” yazı masasında altın çiçek, yaprak ve dal motifleri dikkat çekiyor.

İstanbul lehçesinde simat/ somat mükellef  sofra anlamına gelirmiş. Arapça dizi, sıra, tabur, vadi anlamına gelen “simat” Mevleviler ve Bektaşilerde tekke yemeği demekmiş. Meşinden daire biçiminde kesilmiş ve halkalar dikilmiş türü toplanınca torba biçimini alırmış. Bu masayı dervişler seyahatte kullanırlarmış. Simat, Anadolu halk ağızlarında senit, semen, sement, senedi vb. biçim leriyle sini ve sofra anlamları yanında genellikle et, ekmek, hamur tahtası manalarına da gelir. “Yastıgaç” olarak nam salmış bu hamur tahtalarının bazılarının ayakları dahi bulunmazmış. At veya devenin yanına asılarak kolaylıkla taşınabilen portatif masalarmış bunlar. Kaşgarlı Mahmud’un rivayetine göre 11. Yüzyılda Orta Asya Türkleri bu hamur tahtalarına “yası yıgaç” yani “yassı ağaç”, bazen de kısaca “yasgaç” derlermiş.

Osmanlı minyatürlerinde de gördüğümüz üzere sürahiler derin ve büyük çanaklar içine konur. “Sehpa” da Derleme Sözlüğü’nde üzerine bir şeyler konulan anlamında “çatma” diye geçer. Denizli, Tavas ve İçel çevrelerinde “üç ayaklı sehpa” için “çatgı” derlermiş. Hamal vazifesi gören masalara en ağır ithamı ise Eski Türkler yapmış; lamba sahpalarına “çıraklık” demekle beraber bir de “ocak eşeği” lakabını yakıştırmışlar.

 Masada oturmanın adabı
İslamiyette sofra adabı, en mühim ahlakî ve sıhhî kuralları barındırır. Bu kuralların anahtarı da yemeğe Allahu Teala’nın ism-i şerifini zikrederek başlamaktır.

Hz. Muhammed (sav) yemek öncesi ellerini yıkamayı ihmal etmez, sağ eliyle, küçük  lokmalarla ve önünden yermiş. Yemek eğlence olarak telakki edilmediğinden “işret” sınırları dışında kalmaya özen gösterilirmiş. Fakat hiç konuşmamak mekruh olup Mecusi alameti olduğundan birkaç kelam da olsa sohbet etmek gerekirmiş.

SPONSOR REKLAMLAR

Modern anlamda masa donanımı ve adabı ise zengin İtalyan şehir devletleriyle başlar. Mutfak kültürüyle birlikte Fransız sarayında oluşur. Rotterdamlı Erasmus’un (1466-1536) yazdığı eğitim ve görgü kitapları masa adabı konusunda etkili olmuş. İşte birkaçı: Sandalyenizde kıpırdanıp durmayın, sizi gaz çıkarıyor veya çıkarmaya çalışıyor sanırlar; yutamadığınız parça olursa arkanızı dönüp yavaşça çıkarın; sofraya oturur oturmaz ellerinizi tabağa daldırmayın.

18.yüzyılda yazıldığı tahmin edilen Risâle-i Garibe alışılmışın dışında bir görgü kuralları kitabı.Öyle ki sözünü dinlemeyen okurlarını uzun beddualar ederek eğitir. İpe sapa gelmez bir lisanla sofra adabı öğretir. Sözün özü, masalar yere yakın ve tevazuun ürünüyken modern yeme adabıyla beraber kibirlenip yükselmiş. Yazı yazarken bile dizlerini kullanan insanoğlu masaya meyleder olmuş. Modern acziyet eşyaya muhtaçlığı, ihtiyaçlar da zarureti doğurmuş anlayacağınız.

Üzerinde misafir ettiklerin kadrini bilsin, yükün tez vakitte hafiflesin ey masa

Leave a Reply