TIKLAYIN. Hafıza Teknikleriyle YKS YKS ..

Malazgirt Zaferi Hakkında Bilgi

Malazagirt Zaferi Hakkında Bilgi

SPONSOR REKLAMLAR ---

Bizans’ın Müslüman Türkleri Anadolu’dan atmak için fırsat aradığı yıllardı. Rastlantıya bakın ki, Bizans bunları kurgularken İmparator ölmüş, eşi Evdoksiya dul kalmıştı. Evdoksiya ile evlenmek, Bizans’a imparator olmak anlamına geldiği için asiller etrafında pervane oluyor, kendilerini beğendirmek için imkân ve servetlerini ayaklarının altına seriyorlardı. Tam o günlerde İmparatoriçe’nin Anemas Zindanı’nı ziyaret edeceği tuttu. Bizans’ın önde gelen komutanlarından Kapadokyalı Konstantin Diogenes’in oğlu Romanos Diogenes de zindandaydı. 1067 yılında Bizans İmparatoru X. Konstantin Dukas’ın oğullarını tahttan indirmek için düzenlediği darbeden yargılanmış, idam cezası almıştı. Kurtulmak için hiçbir umudu yoktu. İdamın infazını bekliyor, her ayak sesinde yüreği ürperiyordu.

Kaderi yine korkuyla kulak verdiği bir ayak sesiyle değişti. Gelen, Bizans tahtının sahibi Evdoksiya idi. Evdoksiya “Kim bu?” diye sordu yanındakilere. “Eski komutanlardan Romanos Diogenes” dediler. “Peki, suçu nedir?” “Darbe teşebbüsü. Ölüm cezasına çarptırıldı, infaz edilmeyi bekliyor.”

SPONSOR REKLAMLAR ---

Evdoksiya, “Onu bağışladım, yıkayıp giydirin ve bana getirin!” dedi. Kararlı sesi karşısında herkes sustu. Romanos Diogenes, İmparatoriçenin huzuruna çıkarıldı. Evdoksiya, “Seni görür görmez sevdim. Niyetim seninle evlenmek, ama bir şartım var” diye itirafta bulundu. Romanos Diogenes ölümü beklerken talih kuşuyla tanışmıştı. Fırsatı  kaçıracak değildi, “Emrinizdeyim!” dedi. “Kendilerine Selçuklu diyen Türkleri yenip Alparslan denilen sözde Sultan’ı zincire vurulmuş olarak ayaklarımın altına atacaksın. Kabul edersen hemen evlilik hazırlıklarına başlarız.” Romanos Diogenes ile Evdoksiya 1 Ocak 1068’de görkemli bir düğünle evlendiler. Eski idam mahkûmu, Romanos Diogenes unvanıyla VII. Mikhail’in tahtına ortak oldu (bir tür eş başkanlık).

Talihi dönen kumandan
Romanos Diogenes imparator ilan edilir edilmez ordusunu hazırlayıp Doğu Anadolu’ya giren Selçuklulara saldırıya geçti. Hem hanedandan olmadığı için kendisini hazmedemeyen Bizans asilzadelerine karşı gücünü ispat edecek, hem de Evdoksiya’ya verdiği sözü tutacaktı. 1071 yılına kadar hemen her yıl sefere çıktı. 1068’de Pozantı’ya, 1069’da Palu’ya kadar ilerledi. 1070’te Kayseri’ye ordu gönderdi. Talihi yaver gitti ve savaşların çoğunu kazandı. Selçuklu ordularının kuvvetlerini Fırat Nehri’nin doğusuna püskürttü. Artık o sadece Evdoksiya’nın değil, Bizans’ın da kahramanıydı. İmparatorluk ortağı VII. Mikhail doğal olarak onun gölgesinde kalmıştı. Yıl 1071 oldu. Diogenes, Büyük Selçuklu Sultanı Alparslan’ın Mısır üzerine sefere çıktığını öğrenir öğrenmez, “fırsat bu fırsattır” diye düşündü. 13 Mart 1071’de İstanbul’dan hareket etti. Emrindeki orduda Frank, Norman, Slav, Gürcü, Abaza ve Ermeni paralı askerler de vardı. Hıristiyan Peçenek ve Uz Türkleri de ordusundaydı. Bizans ordusu, dönemin şartlarına göre büyük sayılırdı ama birlik-beraberlikten ve özellikle “ortak amaç”tan yoksundu. Disiplin sağlanamıyordu; dağınık biçimde ilerliyor, geçtikleri yerleri yağmalıyorlardı.

İmparator’un niyeti İran içlerine ilerleyerek Türkleri doğuya sürmek, başşehirlerini zapt edip Hıristiyanlık âlemine nam salmaktı. Böylece Bizans’taki pozisyonu güçlenecekti. Sultan Alparslan Bizans ordusunun hareketini haber alınca Suriye’den geri döndü. Önce doğuya yönelerek gerekli hazırlıkları yaptı. Bu arada karakulakları (casus) vasıtasıyla Bizanslılara, Türklerin Rey’e çekildiği haberini yaydı. Şaşırtmaca veriyordu. Bu sefer, taraflar açısından sadece siyasî değil, dinî amaçlar da taşıyordu. Diogenes Müslümanları Anadolu’dan temizlemeyi hedeflerken Sultan Alparslan da Halife’ye mektup yazarak, Bizans’la bir ölüm-kalım savaşına gireceğini, dua buyurmasını rica etti. Halife Kâim Biemrillah (1031-75), İbnü’l-Mahleban isimli ilim adamı başkanlığında bir heyeti Alparslan’a gönderdi, bütün İslam âlemine mektuplar göndererek Cuma hutbesinde ona dua edilmesini emretti. Sultan Alparslan, Halife’nin gönderdiği bilim adamının yanına en değerli komutanlarından Sav Tigin’i katıp savaşı engellemek üzere İmparator Diogenes’in ordugâhına yolladı.

Fakat elçiler İmparatordan ve adamlarından hakaret gördüler. Diogenes, sonuçtan gayet emindi. Elçi göndermesini de Sultan’ın korkusuna vermişti. Dizginsiz bir gururla Sultan Alparslan’ın elçilerine sordu: “Siz bana şunu söyleyin: Kışı geçirmek için İsfahan mı, yoksa Hemedan mı (Selçuklu Devleti’nin önemli kentleri) daha uygun?” Cevap beklemeden yerinden fırladı: “Gidin Sultanınıza deyin ki, kendileriyle sulh müzakerelerini Rey’de yapacağım, ordumu İsfahan’da kışlatıp Hemedan’da sulayacağım!”

SPONSOR REKLAMLAR ---

malazgirt-savasinin-tarihcesi

Sav Tigin ne zamandır tutmaya çalıştığı öfkenin ucunu bırakarak, “Atlarınızın Hemedan’da kışlayacaklarından biz de eminiz, fakat sizin nerede kışlayacağınızı bilemiyoruz” dedi. İmparator hak ettiği cevabı almış, içine bir korku düşmüştü: Acaba Türkleri yenebilecek miydi?

Ardından Anadolu’dan geçip Malazgirt’e yöneldi. Casusları Alparslan’a durumu bildirdiler: “Bizans İmparatoru 300  bin kişilik (kaynaklarda ordu mevcudu 70 bin ile 300 bin arasında değişir) bir orduyla üzerimize geliyor .” Alparslan’ın cevabıysa tam bir mümine yakışır nitelikteydi: “Biz de 54 bin kişilik bir orduyla onların üzerine gidi-yoruz!” Tedbir ve tevekkül sultanıydı o. Korku nedir bilmez, sürprizler karşısında soğukkanlılığını elden bırakmaz, “Hüküm Allah’ın” diyerek yoluna devam ederdi.

Elçiler döndüğünde Alparslan toplantı halindeydi. Çadıra buyur edildiler. Karşılaştıkları manzarayı özetlediler.  Sultan, “Kangi sebeple olursa olsun, kan akmasını istemedik” dedi, “ama başka çaremiz kalmadı. Allah şahit, biz temiz Müslümanlarız. Bid’at nedir bilmeyiz. Bu sebepledir ki, Allah Teala, milletimizi aziz kıldı.” Alparslan sadece kahramanlığı ve cihangirliğiyle değil, inancına sadakati, adaleti, şefkati, bağışlayıcılığıyla da örnek alınması gereken “Yürek Adam”larımızdandır. Aynı zamanda yeni nesillerin ihtiyacı olan “örnek insan”- dır: Zaferlerine ulaşmak artık mümkün değil ama ahlakına, sağlam karakterine, mertliğine, dostluğuna ulaşmak mümkün.

Malazgirt’te bir Cuma sabahı

SPONSOR REKLAMLAR ---

Büyük gün gelip çatmıştı. Alparslan, hocası Buharalı Ebu Nasr Muhammed’in tavsiyesine uyarak savaş zamanını mübarek Cuma günü olarak belirlemişti. “Cemaat-ı Kübra” ile kılınan Cuma namazından sonra Alparslan ellerini açtı, “Ey Rabbim! Seni kendime vekil yapıyor; azametin karşısında yüzümü yere sürüyor ve senin uğrunda  savaşıyorum. Niyetim halistir, bana yardım et; sözlerimde hilaf varsa beni kahret!” diyerek dua etti. Sonra askerlerine seslendi:

“Ey kumandanlarım ve ey askerlerim! Daha ne zamana kadar biz azınlıkta, düşman çoğunlukta olmak üzere bekleyeceğiz? Düşmanı yenersek arzu ettiğimiz netice hâsıl olacak. Yoksa şehit olarak Cennet’e gideceğiz. Beni izlemek isteyenler gelsinler. Geri dönmek isteyenler serbestçe dönsünler. Onlara hiçbir ceza verilmeyecek. Bugün burada ne emreden bir Sultan, ne de emir alan bir asker var. Ben de bu meydanda sizlerden biriyim ve sizinle birlikte savaşacağım.” Askerler coşkuyla karşılık verdiler: “Asla emrinden ayrılmayacağız!” Sultan, beyazlara büründü. Kuyruğunu elleriyle bağladıktan sonra atına bindi: “Gazilerim!” diye son kez seslendi, “şehit olursam, bu beyaz elbiseyi kefenim yapın!

Benden sonra oğlum Melikşah’a bağlı kalın. Zaferi kazanırsak istikbal bizimdir! Bismillah hücum!” Bunlar hitabet sanatının ve savaş öncesi psikolojik şartların bütün inceliklerine sahipti, etkisi de savaş boyu sürdü. Alparslan ordusunu önce hilâl şeklinde açtı. Düşman zafer sarhoşluğu içinde hilâlin açık ağzından girince uçlar hızla kapatılıp kıskaca alındı. O sırada Peçenek ve Uz Türkleri Bizans ordusundan ayrılıp Selçuklu ordusuna katıldı. İşte o zaman mağrur İmparator, komutanlarıyla birlikte can derdine düştü. Mağrur ama amaçsız kalabalıklar kaybederken, birlik şuuru içinde hedefine kilitlenmiş, mütevazı ama disiplinli azınlık bir zafer daha kazandı.

Savaş kaybedilseydi Osmanlı Devleti’ni kuran Kayılar Anadolu’ya gelemeyecek, dolayısıyla Osmanlı dediğimiz müthiş manzume kurulamayacaktı. Şu halde Alparslan, Osmanlı Devleti’nin çekirdeğini Anadolu’ya eken insandır. Bu yönüyle de hatırlanmalı ve selamlanmalıdır.

Esir imparatora insanlık dersi

SPONSOR REKLAMLAR ---

Bizans’ın mağrur İmparatoru Diogenes’i Alparslan’ın huzuruna getirdiler. Onu yanına buyur etti. Diogenes oturmakta tereddüt gösterince “Buyurun, rahatınıza bakın İmparator Hazretleri” dedi Alparslan, “savaş kader olunca netice de kader olur. Kimi zaman yener, kimi zaman yeniliriz. Mahzun olmayınız.” İmparator dikkatle düşmanının yüzüne bakıyordu.

romen-diyojen

Sultan’ın yüzü güleçti. Ama gülüşü alaycı değildi. Biraz olsun rahatlamıştı. “Bana ne yapacaksınız?” diye sordu, otururken. Alparslan soruyu soruyla karşıladı: “Ben elinize esir düşmüş olsaydım siz ne yapardınız?” Diogenes dürüstçe cevap verdi: “Kamçılatırdım… Demir kafese koyup tüm Hıristiyan dünyasını dolaştırırdım”. “Peki, benim size ne yapacağımı düşünüyorsunuz?”

“Ya öldüreceksiniz yahut da savaş esiri sıfatıyla demir kafese koyup İslâm ülkelerini dolaştıracaksınız.” Alparslan son sözünü söyledi: “Düşündüğünüz şeylerin hiçbirini yapmayacağım! Zira inancım insanın aşağılanmasına engel. Aslında sizi serbest bırakmayı düşünüyorum”.

Alparslan’ın duruşunun kaynağı Devr-i Saadet’tir. Malum, Peygamber Efendimiz (sav), Mekke’nin fethinden sonra eski düşmanlarını toplayıp sormuştu: “Ey Kureyş cemaati! Size şimdi nasıl bir muamele yapacağımı sanıyorsunuz?”

SPONSOR REKLAMLAR ---

Yıllar sonra aynı soruyu, öldürülmeyi bekleyen esir Bizans İmparatoru’na soran Alparslan, belli ki, yüreğini Peygamber’inin  yüreğiyle bütünleştirmişti. Diogenes’e bol miktarda para verdi, yanına muhafızlar katıp ülkesine uğurladı. Ama ülkesinde mağluplara hayat hakkı yoktu. Nitekim İmparator, kendi ülkesinde katledilecekti.

Leave a Reply