Kapının Tarihçesi

Kapının Tarihçesi

SPONSOR REKLAMLAR

Şemsî mısralarında, “Bir kapıyı bend ederse bin kapı eyler küşâd / Hazret-i Allah, efendi, fâtihü’l- ebvâbdır” (Hazreti Allah, bir kapıyı kapatırsa bin kapıyı açar, kapalı kapıları açacak anahtarların sahibi ancak O’dur) der. Bir bakıma kapıyı bir yol olarak tahayyül ederek kaderin cilveli gidişatına telmih yapar. İnsanoğlunun ilk eşiği aşıp da dünyaya geliş serüveninden bu yana karşısına türlü mecazi “kapı” çıkar vesselâm.

 

SPONSOR REKLAMLAR

RESİM 1 : Anadolu Selçukluları dönemine ait Divriği Ulu Camii’nin taç kapısı, ihtişamlı taş oymacılığı örneklerinden.

Dürüst ve endamlı şahsiyetlere “kapı gibi”, bir daireye yahut konağa intisap edip hizmette bulunanlara “kapılandı” denirmiş. Mevlevi dergâhındaki murakabe meydanına girebilme salahiyetini kazananlar “kapıdan geçerek” er meydanına girermiş. İşte bu yüzden kapılar insanın deruni serüvenine refakat ederler. Her kapı bir eşiğin habercisidir, geçilen her eşik farklı bir âlemi müşahede ettirir. Öyle ki Uygur, Selçuk ve Harzemşahlar çağlarında da “eşik”, kapı manasına gelirmiş. “Bâb” ve “ebvâb” tabirleri Arapça kapı ve kapılar anlamına gelir. Dünya ve ahiret kapılarınınremzi olan “bâbeyn” ise “iki kapı” manasında fikriyatımızda seyreylemiş yıllar yılı.

kapının -tarihçesi

kapının -tarihçesi


Bu âlemdeki ilk kapı nereden çıktı diyorsanız hemen cevap verelim: insanoğlunun başını sokacak bir mesken edinmesiyle başlamış her şey. Abidevî binalarda cephelerin müzeyyen kısmını meydana getiren ve “taçkapı” adı verilen büyük ve gösterişli kapılar da inşa edilmiş tabii. Süsleme mahiyetinde yapılan ve bir taç teşkil eden yüksekçe bir tepelik bulunurmuş bu kapılarda. Taçkapıya en güzel örnek ise, Osmanlı Devleti zürriyetinin kesildiği güne kadar devlet idaresinin merkezi olan Bâb-ı Âli’dir (Ulu Kapı).

Meğer idare ve siyaset kuvvetinin toplandığı resmî bir müesseseye böyle bir isim verilmesi çok eski bir şark ananesiymiş. Öyle ki Doğulular hükümeti bir ev ya da çadır gibi telakki ettikleri için böyle isimler verirlermiş.

SPONSOR REKLAMLAR

RESİM 2: Etrafı çinilerle süslenmiş bu altın kapı, Arapların Fas topraklarında kurduğu ilk şehir olan Fes’in Kraliyet Sarayına aittir.

Anadolu Selçuklularında da “çetri hümayun” hükümet alametiymiş. Eski Türkler de kale ve saray kapısı gibi büyük kapılara “kapga” demişler. Hatta bu kullanım “kapgak” ile bağlantılı olup “kapak” deyişine yakındır. Farsçada “büyük kapı” anlamına gelen “dervaze” ise Türkçeye “darbaza” şeklinde geçmiş.

Aslında “kapı” denince bizzat hükümetin anlaşılması, halkın hükümete düşen işlerinin hükümdarların sarayları kapısında görülmesindenmiş. Bu “kapı” askerlerle muhafaza ve müdafaa olunduğu için mecazi mana hükümete hasredilmiş. Bu sebeple yeniçerilere “kapı kulu”, vezirlerle beylerbeylerinin maiyetlerinde bulundurdukları askere de “kapı halkı” denilmiş. “Kapı olmak” ise Yeniçeri devrinde her yedi senede bir terfi eden ocak askerleri için kullanılan bir tabirdir.

Osmanlı halkının girebileceği kapılar ise “cümle kapısı” diye anılırdı. Cümle kapılarına meşin perde asılır, içerisinin hava akımı dengelenirmiş.  Ev, medrese, türbe gibi meskenlerin kapıları ise tevazuundan küçücükmüş. Türbe kapısı demişken Nasreddin Hoca’nın esprili kapısına değinmeden olmaz. Nitekim Hoca’nın türbesinin kapısı ve üzerindeki koca kilit dışındaki her yanı açıktır. Bu, bir şey korunurken işe yaramayan tedbirlere gönderme gibidir.

SPONSOR REKLAMLAR

RESİM 3: 18. yüzyıl Osmanlı usulü Ahşap işçiliğinin nadide örneklerini sunan Osmanlı’da
kıymetli kapılara “Ya Fettah” ism-i şerifi ve çeşitli ayetler nakşolunurdu.

Dedem Korkut da ev, çadır ve otağ için “kapu baca” tabirini kullanmış. Hayır, yümün, uğur  anasındaki “bâb tutmak” mastarı ise Osmanlı toplumunda oldukça yaygındı. Öyle ki “Salı günü işe başlamayı bâb tutmuyor” deyişi bunun misalidir. Hatta resmî vesikaların sonunda görülen “bâbında” kelimesi de bu “uğurdan” gelmektedir. Halk deyimlerinden söz açmışken, Osmanlı halkı çok masraf edildiğine işaret etmek için de mecazi olarak “kapıyı büyük açmak” tabirini kullanır, aynı yolun yolcusu hizmetkârlar için de “kapı yoldaşı” derlermiş. Rahmet kapısı Medine-i Münevvere’de Peygamber Efendimiz (sav)’in yaptırdığı mescidin iki kapısından biri ve rahmet kapısı olarak bilinen Bâbü’r-Rahme’nin bir hikâyesi var. Rivayete göre Hz. Peygamber bir cuma günü hutbedeyken batı tarafından gelen bir adam ondan kuraklığın geçmesi için dua etmesini istemiş. Bu esnada Sel Dağı’nın üzerinde beliren rahmet bulutları sebebiyle bu kapıya Babü’r-Rahme denmiş.

Anadolu’da kullanılan kapılar bu topraklardaki halkın tefekkür şekli ve özüyle alakalı fikirler verir. İçinde avlusu bulunan evlerde avluların kapılarına “gezmeç”; bağ, bahçe ve bostanlarda çit veya tahtadan yapılan kapılara ise “kapsak” denirmiş. Komşuluğu önemseyen insanlar iki komşu arasına küçük bir kapı yaparak bunları “girek, koltuk kapısı, yolak” şeklinde adlandırmış. Ahmed Vefik Paşa’nın Lehçe-i Osmani’sinden de Anadolu’da, çift veya tek kanatlı büyük kapıların üzerinde büyük kapıyı açmadan girip çıkabilmek için ayrı bir küçük kapı olduğu anlaşılır. Bu yüzden Eski Anadolu sözlüklerinde bu kapılara geniş olarak “kuzulu kapı” ya da “oyma kapı” adları verilirmiş. Ahşap veya demir parmaklıklarla yapılan kapılar Selçuklu döneminin başlarında “kapuğ sedhrek” (seyrek kapı) diye nam salmış. Bunların kafesli olanları Anadolu köylerinde yaz aylarında görülürmüş.

Kapılardan bahsedip de miftahına, anahtarına değinmeden olmaz. “Açkıç” sözü de anahtar karşılığı olarak Uygur döneminden itibaren kullanılan en eski bir Türk kelimesiymiş. Derleme Sözlüğü’nde anahtar manasındaki “açkı, açku” gibi halk deyişlerini bulabiliyoruz. Sözü uzatmadan iki kapılı bir handa gündüz gece seyreylen bu bâbı, eskilerin tabiriyle sır eyleyelim, örtelim vesselâm..

Leave a Reply