TIKLAYIN. Hafıza Teknikleriyle YKS YKS ..

DELİ Kelimesinin Kökeni

Daha Önce bu makalemizde Osmanlı’larda Deliler Ocağı hakkında ayrıntılı bilgiler vermiştik. Şimdide deli kelimesinin kökenine inelim isterseniz.
DELİ Kelimesinin Kökeni
Bizimki de akıl işi değil hani! Kelimelerin deryasına dalıyor, bir tanesini yakalayıp tasvir etmeye çalışıyoruz. Bu sefer oltamıza “deli” takıldı! Akıllı olmak, usluluk… Elbette işin esası. Fakat deliliğin de hakkını yememek lâzım! Tam âkıl olamaz âkıllar Almayınca deliden uslu haber Son büyük divan şairlerinden Yenişehirli Avni, Mir’at-ı Cünun adlı eserinde böyle buyuruyor. “Delilerin aynası”ndan görülen bu: Akıllılar deliden uslu haber almadan tam akıllı olamaz!
Telü, teli-delü, deli… Kök “tel”, yumuşayıp “del” olmuş: Tel-mek/ del-mek. Teli/deli bu durumda delen, delici olmalı. Olağanın dışına çıkan, azan, yırtıcı, başıboş… İlk olarak 10. asır Uygur metinlerinde rastlanıyor deli (tilwe)ye. Divanü Lügat’it-Türk’te telü şekliyle var. Demek ki deliliğimizin tarihi en az on asırlık. Tabiî divanelik ve mecnunluk dönemlerimiz
de var, bu arada “deli”yi de kullanmaya devam etmişiz. Şu sıralar manyak ve psikopatız, yine de deli vazgeçilmezimiz! Dedem Korkud’un Kitabı’nda Deli Budak, Deli Dumrul, Deli
Dündar, Deli Karçar, Deli Evren karakterleri var. Peki bunlar nasıl deliler? Deli Dumrul’un köprüsü ile anlatılmak istenen bugünün de hakikati değil mi? Deli kim? İlle de tarif edeceksek, “aklını ve şuurunu kaybeden, akıl ve şuur dengesi bozulan kimse”. Bunun bir hastalık olarak görüldüğünü, modern zamanlarda tedavisi için akıl hastahaneleri kurulduğunu biliyoruz.

deli

deli

Neden deli hastahanesi değil de akıl hastahanesi?
Aklımız hastalanır mı? İşte delice bir soru! Delilik bizde tedavisine çalışılan bir hastalık olarak kabul edilirken, batıda kişinin cezalandırılmasını gereken bir cürüm olarak görülmüştür. Tarihimizde toplum içinde tutarak, meşguliyetle ve mûsıkî ile tedavi gibi usullere başvurulmuş. Yenişehirli Avni delilere tuttuğu aynada âlem delisi, neme lâzım delisi, nasihat delisi. Sonra bedevî (göçebe), medenî, köylü, yiğit, süvari, zendost (zampara), kulampara, tabip, müneccim, keramet delisi, işret (içki) delisi, ekil (yiyici), hırs ve tama sahipleri, havadis delisi, geveze, inatçı, vehimli, hasud (hasedci), acul (aceleci),tembel, gazup (kızgın)… İyi ki Avni Bey kitabı tamamlayamamış, kim bilir başka hangi delilikleri listesine alırdı. Ya bugün yaşasaydı, deliler listesi kaç katına çıkardı? Biz birkaçını sayalım: Sosyal medya delisi, otomobil delisi, televizyon delisi, futbol delisi vs. vs.

SPONSOR REKLAMLAR

Deli akıllının zıddı mı?
Bu akıllıya verdiğimiz mânaya bağlı! Deli olağanın zıddı aynı zamanda. Norma, kaideye
uygun akıllı, yani normal; uymayan deli, yani anormal! Bu durumda “delilik olmasa, akıllılık kaç para eder?” sorusunu sorabiliriz. Ama aklın içinde olmalı baharat gibi Bir parça delilik (Sezai Karakoç).
Batıda deliyi toplumdan tecrid eden, cezalandıran yaklaşıma karşı tavırların en keskin ifadesi Erasmus’un Deliliğe Medhiye’si. Erasmus’un Deliliğe Övgü’sünün sağlığında, yani 1500’lü yılların başında 36 Latince baskısı yapılmış, tercümeleri bunun dışında. “Akıllılık övgüsü” kitabı ne kadar basılabilir?
Avrupa’da böylece deliliğin bir hastalık ve tıbbın konusu olduğu düşüncesi yaygınlaşabilmiş.
İlahiyatçılar Erasmus’un kitabından rahatsız olmuşlar, Sorbonne’da  sakıncalı kitaplar listesine alınmış .
Erasmus, “hayatın kendisi dahi varlığını deliliğe borçlu” diyor. Ona göre, en mutlu insanlar deliliğe en fazla yaklaşanlar. Hoşa gitmeyen gerçekler delinin dilinden dökülünce dinlenir. Gerçek bilgelik deliliktir, kendini bilge sanmak da deliliktir… İşte ondan bir yüzyıl önce Kaygusuz Abdal’ın söylediği:
Var var ey gönül seni divane delü dirler
Bilmez işini aklı yok usdan ölü dirler
Bir şeyin zorlu, şiddetli olanına deli denir. Yabanisi, vahşisi de delidir. Hızlı büyüyen ağaç da delidir, kanı hızlı akan genç de. Delilik hor görülse de delikanlılık erdem sayılır. Bir şeyin serti, keskini de delidir, deli biber gibi. Deli gür, sık anlamı taşır. Bir şeye aşırı derecede tutkun olana da deli deriz: Müzik delisi, kitap delisi. Cezbeye tutulan dervişe de deli denir, yani meczup. Gözüpek, korkusuz, pervasız yiğitlere de deli denir! Delilik kâh kabına
sığmamaktır, kâh sivri akıllılıktır! Akıllılar mevcudu sürdürür, deliler sıçratır. Delibalta, delibozuk, delice, delidolu, deliduman, delifişek, delişmen… Haydi bakalım çıkın işin içinden! Dilimizde deli ile yapılmış bir hayli deyim var. En çok dikkatimi çeken “delibayrağı açmak.” Deli bayrağını kim açar? Âşık olanlar! Deliliği aşkın kapsamında görenler az değildir. İşte Fuzulî’nin dilinden delinin, yani Mecnun’un duası:
Yârab belâ-yı aşk ile kıl aşna beni Bir dem belâ-yı aşkdan etme cüda beni!
Deli gönlümüzün niteliği: Deliler zincire vurulur!
Tasavvuta delilikle cezbe at başı gidiyor. Meczub, yani günlük hayatta deli dediğimiz kişiler muhteremdir ehli tasavvufun nezdinde.

Deliler ocağı!
Deli ne yaptığını düşünmeyendir, canını hiçe sayandır! Akıl üstü cesaret gösterendir;  şeydadır, çılgındır… Osmanlıda Deliler Ocağı var. Önce Rumeli’de kurulmuş, atlı eyalet askerlerinden oluşan bir teşkilat. 50-60 kişilik birlikleri “bayrak” olarak adlandırılıyor kumandanlarına “delibaşı” deniliyor. Pirleri Hz. Ömer (ra). Bu teşkilatta yer
alabilmek için cesaret şart, gözü peklik mecburi; silah kullanma mahareti esas. Yılgınlık göstermek yok, sonuna kadar gidilecek. Yılgınlığa düşenler deli bayrağı taşıyamaz!
Deliler düşmanı dehşete düşürecek şekilde giyinir ve savaş sırasında akıl almaz hareketler yaparlarmış. Osmanlı yükselişinde tam kıvamında bir teşkilat, çözülme döneminde eşkıyalığa sapan deliler oluyor. Halk üzerinde tesiri büyük bu teşkilat 1927’ye kadar ismen de olsa sürmüş. Tebdil gezmek isteyen padişahların dahi bu ocağa mensup olanlar tarzında giyindikleri kaydediliyor.
Zamana uymayanlar yalnızlaşırlar ve deli addedilirler. İşte büyük hikâyecimiz Ömer Seyfeddin bu tarz bir delidir, yalnız ölmüştür. Koca yazarın cesedine sahip çıkan olmaz. Ölüsüne kadavra muamelesi yapılır, tıbbiye öğrencilerinin önüne atılır. Onun Naima Tarihi kaynaklı “Başını Vermeyen Şehid” hikâyesi unutulabilir mi? Grijgal palangasını düşmana vermemek için çılgınca çarpışan Deli Hüsrev ve Deli Mehmed şüphesiz Deliler Ocağı mensupları idi. Şövalye kargıladığı Deli Mehmed’in başını kesmek için atından iner ve
hamlesini tamamlayarak elinde Mehmed’in başı atına atlar. Hadiseye şahid olan Deli Hüsrev kalkanının sallayarak avazı çıktığı kadar bağırır: “Mehmet! Canını verdin başını verme!” Mehmed’in bedeni yerden fırlar, şövalyeye yetişir ve bir vuruşta canını cehenneme gönderdikten sonra kellesini koltuğuna alarak toprağa uzanır… Hasılı, deli unvanlı birçok şairimiz, yazarımız, idarecimiz, kumandanımız var. Âkıl (âkil) diye, yani “akıllı” diye var mı? İsmimizin başındaki “D” harfine dikkatinizi çekerim!

Leave a Reply