10 Maddede Eski Türkler Nasıl Yönetilirdi?

10 Maddede Eski Türkler Nasıl Yönetilirdi?
  1. Karizmatik Lider / Tek Başkan

Ergenekon efsanesini işitmeyen yoktur. Demir dağı eriten Türk kav-minin son unsurlarının bir kurdun rehberliğinde tarih sahnesine ye-niden çıkış hikâyesi… Fakat haki-ki tarihte de manzara pek değişmi-yor. Türkler, her dönemde etrafında birleşecekleri bir lider buldukların-da tarihin seyrini değiştirmek üze-re gayret sarf etmişlerdir. Asya Hun Devleti’nin kurucusu Teoman bu li-derlere ilk örnek. Akabinde adını ta-rih sayfalarına yazdıran Mete Han sahneye çıkacak ve MÖ 209’da Hun tahtına oturacaktı. Halktan aldığı destekle kısa sürede Çin’le girişti-ği savaşlardan galip çıkacak, ülkeyi vergiye bağlayacaktı. Askerî düzen-de çığır açan 10’lu sistemle günü-müze ulaşan bir yeniliğe de imza atmıştı. Türkler arasından ne zaman ka-rizmatik bir lider zuhur etse, dün-ya tarihine etki edecek bir figür de ortaya çıkmış oluyordu. Göktürkler devrinde (552) Bumin Kağan’ın ar-kasında yekvücut olan Türkler, kı-sa süre içinde devasa Çin ülkesini vergiye bağlayacak kadar kuvvetle-nirler. Türk toplumunun başarıya ka-vuştuğu devirleri listeleyecek olsak, izdüşümünde ‘karizmatik’ bir li-der ve ona canıyla kanıyla bağlanan halk çıkar karşımıza. Diğer millet-lerin tarihinde sistemler ve hane-danlar ön plana çıkarken, Türk ta-rihinde liderlik vasfı kritik önem taşır. Nitekim Selçuklularda da kök-lü başarılar Alparslan, Melikşah, Kı-lıçarslan gibi şahsiyetler tarafından kazanılmıştır. Osmanlı sultanların-dan ilk akla gelenler Fatih, Yavuz Selim, Kanuni ve II. Abdülhamid olacaktır. Bunun sebebi, zihnimize kazınan ‘kudretli’ devlet reisi idra-kidir. 140 yıl önce meşruti monarşiye geçmeye kim zorladı bizi? Türklerin tekrar bir lider etrafında birleşmesi-ne engel olmak için miydi bütün bu ‘sistem’ değişiklikleri? 27 Mayıs dar-besini yapıp Başbakan Adnan Men-deres’i idam edenler halkın bu bü-yük lidere gönül vermesinden mi tedirgin olmuşlardı? Cevaplar soru-ların içinde mündemiç.

SPONSOR REKLAMLAR

  1. Devlet ve Kut: Bu Makamı Sana Tanrı Verdi

Türkler devlete ‘il’ (kelime anlamı: barış) derlerdi. Savaşçı diye ta-nımlanan bir topluluğun devleti barış anlamına gelen bir kelimeyle karşılaması tezat gibi görünse de ‘adalet’ üzere yaşamayı prensip edin-diklerinden, sosyal huzur devletin bekası için en önemli şarttı. Devle-tin Türklerin zihnine ‘baba’ figürüyle kazındığını düşünürsek millete düşen görev hayırlı bir evlat gibi babaya sadakattir. O sebepledir ki Türk töresinde en ağır cezalar devlete isyan edenlere uygulanırdı. Bağımsızlıklarına düşkün oluşları tarihin birçok döneminde zuhur eden hadiselerden örneklerle ortaya konulabilir. En zor zamanlarda, mesela Çin zulmüne maruz kalındığında Kürşad çıkmış, Çin’i kalbin-den vurarak bağımsızlığını kazanmıştır. Uluslararası literatürde devletlerin hâkimiyet biçimleri 3 tipte değer-lendirilir: Gelenekçi, karizmatik, kanuni hâkimiyet. Türk devlet gele-neğinin temellendiği kut anlayışı karizmatik meşruiyet nazariyesinin mer-kezinde yer alır. ‘Kut’, Tanrı tarafından hükümdara bağışlanan kudreti ifade eder. Bu kudretin aynı ailenin üyeleri boyunca devam ettiğine inanılırdı. Yönetimde başarı devam ettiği sürece kağan tahtında otu-rur; ancak yönetiminde siyasî ve ekonomik sıkıntılar yaşanan kağan-dan Tanrı’nın verdiği “kut”u geri aldığına inanılır, töreye göre tahttan indirilirdi. Kut inancı eski Türklerden Osmanlı’ya kadar devam etmiştir. Me-sela Asya Hun İmparatorlarının unvanı, “Gök Tanrı’nın tahta çıkardı-ğı kut sahibi Tanhu’dur”. Sadece Doğu’daki Türk devletlerinde değil, Atilla’nın liderliğindeki Avrupa Hunlarında da devlet reisleri ‘Tan-rı’nın kılıcı’ unvanını taşırdı. Osmanlı sultanları da ‘zil-lullahı fi’l arz’ yani Allah’ın yeryüzündeki gölgesi un-vanını kullanırlardı. Avrupa’da sık gördüğümüz hane-dan değişikliklerinin bu coğraf-yada görülmemesinin hikmeti kut anlayışında aranmalı. Yusuf Has Hacib Türklerin neden yüzyıllardır devletsiz ya-şayamadığının ipuçlarını Kuta-dgu Bilig’de nasıl vermiş, baka-lım: “Kutun tabiatı hizmet, şiarıa-dalettir. Fazilet ve kısmet kut-tan doğar… Beyliğe (Hüküm-darlığa) yol ondan geçer. Her şey kutun eli altındadır, bü-tün istekler onun vasıtası ile gerçekleşir… İlâhidir. Dünya-da tam bir iktidar kuşağı bağla-dı, kurt ile kuzu bir arada yaşa-dı. Bey, bu makama sen kendi gücün ve isteğin ile gelmedin, onu sana Tan-rı verdi. Hükümdarlar iktidarı Tan-rı’dan alırlar…”

SPONSOR REKLAMLAR
  1. Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi

Karizmatik bir lider etrafında ke-netlenen Türkler, semadan aldık-ları enginlik tahayyülüyle cihanda hâkimiyet kurmak için adımlar at-mışlardır. Evrensel hâkimiyet telak-kisi olarak tarif edilen bu sistemde göğün tekliğinden hareketle yeryü-zünde de tek hükümdarın olması gerektiğine inanılır. Zaman zaman bu anlayışın bir yansıması olarak Türk devletlerinin cenk meydanlarında karşı karşıya geldiği de olmuştur. Sadi Şirazî’nin meşhur beyti “Kırk derviş bir pos-ta sığar da iki hükümdar bir ciha-na dar gelir” bu telakkinin edebî bir örneğidir. Timur ile Yıldırım Baye-zid’in harbi aynı düşüncenin vü-cut bulmuş halidir. Bu tahayyül aynı zamanda fü-tüvvet hareketinin de temel aldı-ğı noktadır. Atilla’nın Macaristan ovalarında, Kanuni’nin yaşlılı-ğında at sırtında Zigetvar’da ol-masının sebebi yine bu anla-yıştır. Bizans tarihçisi Priskos (5. yüzyıl) ve Got tarihçisi Jor-danes’e (6. yüzyıl) göre Tanrı Ares’in kılıcına sahip olan Atil-la dünyayı idaresine almak ar-zusundaydı. Fatih Sultan Meh-med’in Otranto’yu fethi ve Roma’yı hedef seçmesi bir rast-lantı değildi. İslamiyetin kabu-lünden sonra gaza ve fetih an-layışıyla harmanlanan cihan hâkimiyeti mefkûresi Türklerin ‘kızıl elması’ olmuştur.

 

  1. Devlet Meclisi:

Toy Eski Türk devletlerinde Me-te Han devrinden itibaren (MÖ 209-174) devlet işlerinin görüşül-düğü üç farklı toplantı kayıtlar-da zikredilir. İlki dinî hüviyette olup sarayda yapılıyordu. Kara-kum’da yapılan ikinci toplantı ilkbaharın gelişiyle gerçekleş-tirilir; ekonomik meseleler hal yoluna konulmaya çalışılırdı. Üçüncü ve son toplantıysa atla-rın güç topladığı sonbahar mev-simine denk getirilirdi. Türk devletlerinin kadim özelliklerinden olan askerî kuv-vetlerin genel yapısı ele alınır, girilecek savaşlarla ilgili bilgi-ler devlet riyasetine bildirilirdi. İşte bu meclislere “toy” denir-di. Toylarda görüşülen konular -modern terimlerle karşılaştı-racak olursak- hem yürütmeye, hem de yasamaya dâhil edilebi-lir. Kurultay da denilen bu top-lantılarda töreye bağlılık esastır. Eski Türk devletlerinde yasama ve yürütme bütün ülkeye ait ol-makla birlikte sorumluluğun ‘gerçek’ sahibi Kağan’dır. Hu-kukî meselelerde istişareler so-nucu son söz yine ona aitti. Toplantıların en mühimi, ilkbaharda gerçekleşen ikinci-sidir. Yeni devlet reisi ‘Tanhu’ da bu toplantı sonunda seçilir-di. Tanhu’nun riyasetinde başla-yan toplantılara liderin hanımı Hatun’un katılması bir gelenek-tir. Askerî ve sivil bürokrasinin ‘başbuğ’ları toplantılarda hazır bulunurdu. Bugün Cumhurbaşkanı’nın riyasetinde Bakanlar Kurulu toplantısını eleştiren çevrelere biraz eski Türk tarihi okumaları tavsiye ediyoruz.

  1. Hükümdarın Alametleri

Türk devletlerinde hükümdar-lar için 5. yüzyılın ortalarına kadar tanhu, kağan, kan-han, yabgu, il-te-ber, idi-kut tabirleri kullanılmakla beraber en yaygını ‘kağan’dır. Hâ-kimiyeti temsil eden alametlere de Türk kültüründe önem verilmiş-tir. Özellikle davul ve sorguç uzun yıllar Orta Asya’da kurulan devlet-lerin bağımsızlığının alamet-i fa-rikası sayılmıştır. Orta Asya’da dö-nemin en değerli süs eşyasını, at kuyruğunu sorguçlarında kullan-mışlardı. İslamiyetin kabulüyle adına hutbe okutulması, para bas-tırılması da hükümdarlık alametle-rinden sayılmıştır.

  1. İkili Teşkilat Tek Hâkimiyet

Eski Türk devletleri genellikle ülkeyi iki bölüm halinde yönetmişlerdir. Misâl Bulgarlar ve Macarlarda büyük-küçük, Oğuzlar ve Karluklarda iç-dış, Asya Hun-ları ve Göktürklerde kuzey-güney, Ta-bgaçlarda doğu-batı şeklinde bir idarî teşkilatlanma görülür. Bu bölünmede devamlı surette bir taraf diğerinin hâ-kimiyetini tanımak mecburiyetindeydi. Bu idarî yapılanmanın akabinde hane-dana mensup kişiler iki yakanın da yö-netiminde yer alırlardı. Eski Türk devletlerinin kurulduğu bozkır coğrafyası düşünüldüğünde bunun hikmeti anlaşılabilir. Geniş bozkırların tek elden yönetilmesinin güçlüğü ve Türk devletlerinin iktisadî yapısının ticaretle birlikte komşu ül-kelerin arazilerinde çapul tabir edilen yağmalardan kuvvetini alması idare-cileri böyle bir tasarrufta bulunmaya itmiştir. Türklerin Anadolu’ya gelme-siyle bu uygulamadan vazgeçildiğini görüyoruz. Çıkarılması gereken so-nuç, Türk devletlerinin durağan bir yapıya sahip olmadığı ve teşkilat ya-pısında tecrübeler vasıtasıyla zaman içinde değişikliğe gidilebildiğidir. İkili teşkilattan hareketle kimi araş-tırmacılar ‘çifte krallık’ teorisini orta-ya atmışlardır. Fakat Çin kaynakların-dan edindiğimiz bilgilere göre Türk devlet teşkilatı tek merkezden hükü-met eden bir formda hayatiyetini sür-dürüyordu. Yönetimi kolaylaştırmak adına alınan ikili teşkilat yapısı bu-gün Avrupa Birliği’nin de savunduğu yerinden yönetim sisteminin ilkel bir modelidir diyebiliriz.

SPONSOR REKLAMLAR

 

  1. Türk Hukuku:

Töre Türklerin sosyal hayatında en belirleyici etken töredir. Başta devlet başkanlığı olmak üzere halkın uyması gereken kuralların ta-mamına töre denirdi. Hukukî bağlayıcılık bakımından oldukça sert kurallar içerdiği-ni bilsek de ne yazık ki o dönemde verilen cezaların mahiyeti hakkında bilgilerimiz kısıtlı. Şurası kesin ki devlete karşı işlenen suçlarda kesinlikle taviz verilmezdi. Adam öldürenler ve zina edenler idam edilirdi. Hırsızlar da idama mahkûm olur, malları müsadereye tabi tutulurdu. Irza geçmek en büyük suçlardandı. Vatana iha-net edenlere ve savaş sırasında askerlikten kaçanlara kesinlikle müsaade edilmez, öl-dürülürlerdi. Devletin suçlulara bu den-li kesin hükümlerle cezalar vermesi kan davalarına engel olmuştur. Eski Türkler-de adlî teşkilata hükümdar başkanlık edi-yordu. Hükümdar adına töre hükümleri-ni uygulamakla sorumlu yetkilerse yargan ve maiyetindekilere bıra-kılmıştı. Atilla’nın kendisine sui-kast hazırlığındaki kişileri bizzat sorguladığı kayıtlar-da geçer.

  1. Veliaht: Aslolan Liyakat

Nasıl ki tasavvufta post hak edenin ve ehli ola-nınsa, devlet mekanizmasında da durum aynıdır. Aslolan liyakattir. Veliaht tayin edilen hüküm-dar çocukları Kağan’ın katılmadığı savaşlarda orduyu komuta ederlerdi. Ölen hükümdar-dan sonra tahta kimin geçece-ği kurala bağlanmadığından taht mücadelesine başlayan veliahtların devleti güçten düşürdüğü, iç savaşların ya-şandığı dönemler olmuştur. Fakat bunun tam tersi olarak yönetme kabiliyeti en yüksek olan adayın savaşların sonun-da tahta geçerek devletin itiba-rını yükselttiği durumlar çoğun-luktadır.

  1. Diplomasi: Bozkırda Siyaset Yapmak

Orta Asya gibi ticarî yolların kavşağındaki bir bölgede hâkimiyetinizi muhafaza etmek istiyorsanız askerî gücünüz kadar diplomatik kabiliyetleriniz de yüksek olmalı. Bunun şuu-ruyla Asya Hunlarından itibaren kurulan Türk devletlerinde yabancı dillere hâkim çok kala-balık bir diplomasi heyeti istihdam edilirdi. El-çilik heyetleri yeni hanın tahta çıkışını dost ve müttefik devletlere bildirmek için ziyaretlere giderlerdi. 1283’te Altın Orda Hanı Tuda Men-gü’nün elçilik heyeti hanlarının Müslümanlığı kabul ettiğini bildirmek ve Kalavun’un Mem-lük tahtına çıkışını tebrik mahiyetinde Mı-sır’a gitmişlerdi. Çin sarayına giden Türk el-çilerinin faaliyetlerine de Çin yıllıklarından ulaşıyoruz. Devletin güçlü olduğu dönemler-de Çin’den alınacak ipek vergisinin miktarını Kağan belirler, elçiler bu haberi Çin sarayına götürürdü. Resmî yazışmaları da yürüten bu heyetler, yabancı devletlerle yapılacak anlaş-malarda kağanın onayını almak mecburiye-tindeydi. İletişim imkânlarının zayıf olduğu o dö-nemlerde casusluk faaliyetleri devlet-lerin kaderinde çok önemli bir ye-re sahipti. Hun hükümdarı Rua, Bizanslıların kendi toprakla-rına tacir, dilenci kisvesiy-le casusluk yapmak için girmelerinden hayli mus-tarip olduğundan bu kişi-lerin girişini yasaklamıştı. Nitekim I. Göktürk Devleti’nin yıkı-lışını Çinlilerin bir dizi casusluk faali-yeti hızlandıracaktı.

  1. Ordu: Paralı Değil, Gönüllü Asker

Türk töresinin şiar edinilen kavramıdır “ordu-millet”. Paralı askerlik diye bir şey bilmezler. Savaş sırasında herkes hazır as-kerdir (Bizans’ın bir dönem Türklerin askerî gücünden yararlan-mak için onları paralı asker olarak istihdam ettiği tarihî bir ha-kikattir). Mete Han’ın buluşu olan 10’lu sistemin iki önemli vasfı vardı. İlki sosyal tabakalaşmanın önünü kesmekti. Hangi aile-den ya da sosyal sınıftan geliyorsanız gelin 10’lu sistem bunla-rın hiçbirine bakmaksızın oluşturulurdu. En zengin ile en faki-rin aynı sistemde birlikte hareket etmesi istenirdi. İkinci olarak, herkesin ‘asker’ olduğu şuuru toplumun bilinçaltına işleniyor, böylece her türlü sivil ve idarî birimin askerî disiplin içinde ça-lışması temin ediliyordu. Ayrıca bozkır yerleşik hayata engel teşkil ettiğinden konar-göçer Türkler eğlenceden spora birçok farklı faaliyeti savaş zamanına hazırlanmak üzere kullanmışlar-dır. Cirit, güreş gibi spor dalları aslında savaşa hazır-lık oyunlarıydı. Dikkatlerden kaçmaması gereken en önemli nokta, Türk orduları-nın çoğunu atlı süvarilerin oluş-turduğudur. Çinliler Türklerin at üzerindeki hünerlerini anlata anlata bitiremezler. At üstünde gi-derken ok atan süvarileri Çinliler de kullanmak istemiş, bu amaçla askerî okullar inşa etmişlerdi. Sonuç olarak karizmatik bir lider ve ona inanan ordu-millet ile bozkır-da kurulan Türk devletleri de-virlerinin en kudretli askerî güçlerinden biri olarak kar-şımıza çıkar. Türk tarihi-nin her sayfası ordu-mil-letkağan anlayışının neleri başardığının misal-leriyle doludur.

SPONSOR REKLAMLAR

Leave a Reply